
Gel benim üzüm yeşilim
Yandaki zeytine gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Çam ağacına gidelim
Zeytinin rüzgarı tir tir
Çam ağacınınki pir pir
Benimki oldum olası delidir
Gel benim üzüm yeşilim
Nar ağacına gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Trabzon üzümüne gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Yeşillerin gönüllüsü
Yeşillerin durucusu
Haydi bakkala gidelim
Bir kilo üzüm alalım
Torba kağıdına girmeden
Yürü çeşmeyi boylayalım
Yıkansın üzüm yeşilim
Sonra salkım almalı
Çarşının içine dalmalı
"Var mı" "Var mı" diye sormalı.
Üzümün böyle derlisi
Yeşilin böyle toplusu.
Gel benim üzüm yeşilim
Haydi maviye gidelim
Biz değmesek
Mavi küser
Mavi bizsiz ne halteder
Gel benim üzüm yeşilim
Yeşillerin en nazlısı
Sen üzümün yeşilisin
Üzüm olman şart değil
Bir çok dallara konarsın
Hatır sualler sorarsın
Gel benim üzüm yeşilim
Seninle Bedros´a gidelim.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Cuma, Haziran 12, 2009
ÜZÜM YEŞİLİ
“Terakki ve medeniyet yemekle başlamış, yemekle aynı derecede ileri gitmiştir. Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al, dedikleri gibi ‘Yemeğine bak, adamını al’ demek de kabildir ve böyle demekle çok doğru ve çok irfanlı bir söz söylenmiş olur. Vahşiler medeniyetin kapısına gıdalarını pişirmeye başladıkları gün yanaşmışlar ve haşlamasını icat ettikleri gün de içeri ilk adımlarını atmışlardır. Terakki kaynar su ile başlar ve ilk çorba ilk insanların ilk büyük icadını, medeniyetin ilk delilini teşkil eder.''
Refik Halid KARAY, Ago Paşa'nın Hatıraları'ndan
Refik Halid KARAY, Ago Paşa'nın Hatıraları'ndan
Çarşamba, Nisan 22, 2009
Poetika

Yalnızlığı sevmiyorum
Yalnız kim ola ki
Kendim...
Kendimin kendini sevmiyorum
Kediler hariç...
Kahve ocakçısı olacaktım ben
Tuttum kavlimi
Yazdıklarımsa hep nafile
Hep nişanlı angaje ısloganlı
Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
Kallavi olsun!
Bende yoksa kahve, yemişçiden tedâriklenip
Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
Taşırmadan pişiriyorum
Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan
Ocağımızı bucağımızı
Isıtamayacağımı!
İşte onun için de içim titreyerek
Cezvenizi sürüyorum ateşe
Can YÜCEL
Yalnız kim ola ki
Kendim...
Kendimin kendini sevmiyorum
Kediler hariç...
Kahve ocakçısı olacaktım ben
Tuttum kavlimi
Yazdıklarımsa hep nafile
Hep nişanlı angaje ısloganlı
Can, diyorlar, bir kahve yap şu dümenin ağzına
Kallavi olsun!
Bende yoksa kahve, yemişçiden tedâriklenip
Ve cezveyi ateşe sürüp, üstüne yemeni, şekerini
Taşırmadan pişiriyorum
Biliyorum, bilmez miyim bu kahve ocağınnan
Ocağımızı bucağımızı
Isıtamayacağımı!
İşte onun için de içim titreyerek
Cezvenizi sürüyorum ateşe
Can YÜCEL
Cumartesi, Nisan 11, 2009
bö!2009

Sevgili okuyucu,
Blog ödülleri 2009'da oylama süreci başladı. Yüzlerce harika yemek blogu varken Kelimeyiyen'in şansı olabilir mi hiç bilmiyorum hatta birkaç kişi dışında burayı takip eden birileri var mı onu bile bilmiyorum ama yine de burayı sevenlerden biriyseniz Kelimeyiyen'e desteklerinizi bekliyorum. En azından buranın diğer yemek bloglarından farklı olduğunu biliyorum, biraz çeşit olsun istedim sofrada :) Şu bağlantıdan hemencecik kayıt olabilir ve şuradan da cici bloguma oy verebilirsiniz.
Teşekkürler,
Bolca ışık!
Sunthing
Cumartesi, Mart 14, 2009

Şili'nin fırtınalı denizlerinde yaşar o pembe renkli yılanbalığı,
Kar gibi beyaz etiyle o devasa balık.
Ve Şili'nin kıyılarındaki tencerelerin içinde,
Yaratılmıştır o balık çorbası, yoğun ve nefis, besleyici
Yüzülmüş yılanbalığı götürülür mutfağa
Çıkıverir lekeli derisi eldiven misali
Görünüverir işte o zaman bu deniz ürünü, o körpe yılanbalığı
Işıldar artık çırılçıplak,
Hazırdır sunulmaya damak zevkimize.
Bak şimdi, alırsın sarmısakları, önce okşarsın o güzelim fildişini, koklarsın
Derken dövülmüş sarmısağı alıp koyarsın soğanla ve domatesle birlikte
Ta ki soğanlar alsın altın rengini.
O arada buğuda pişer o şahane deniz tekeleri,
O arada buğuda pişer o şahane deniz tekeleri,
Bir kez geldi mi kıvamına, tüm o lezzet birikti mi o sosun içinde
Özsuyundan oluşan okyanusun ve
Berrak suyundan soğanların ışığından çıkan
İşte o zaman girsin içine yılanbalığı
Dalsın o görkemin içine, tencerenin içindeki yağa gömülsün
Kasılarak çeksin içine.
Artık gereken tek şey katmaktır yemeğin içine dökerek kremayı
Kopkoyu bir gül gibi,
Sonra ateşin üzerine yavaş yavaş teslim edilir o hazine
Ta ki çorbanın içinde ısınsın tüm özleri, ve sofraya ulaşsın
Yeni evlenmiş olarak tüm tatları
Denizin ve toprağın
Öyle ki bu yemeğin içinde bulursun sen cenneti.
"Ode to conger chowder"/"Oda al caldillo de congrio", Pablo Neruda
Çarşamba, Mart 11, 2009
Masa da masaymış haa

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.
Edip Cansever
Cumartesi, Şubat 21, 2009
İstiridye Üstü Girit,Dostluk ve Yemek Hikayeleri
Ayvalık' taki o minik kitapçıda görmüş ve görür görmez vurulmuş, heyecanla almıştım bu kitabı... "2003 Gourmand Cook Book En İyi Akdeniz Kitabı ödülü"nü kazanmış olan "İstiridye Üstü Girit"te konu ve anlatım o kadar leziz ve keyifli ki, kitap hiç bitmesin istiyorsunuz adeta...:)Yılarca Kanada'dan yaşadıktan sonra köklerinin izinden gidip Girit'e göçmeye karar veren Mick Jagger'ın da aşçılığını yapmış "Süper Şef"in bu lezzet yolculuğunda neler yok ki... Bolca keyif, Akdeniz insanının sıcaklığı, Girit efsaneleri, Yunan kültüründen ayrıntılar, bin bir çeşit şifalı, lezzetli ot, Vorizia’dan keçi peyniri, Anogia’dan aromalı yoğurt, Sitia'dan yasemin ve portakal kokulu sızma zeytinyağı, en leziz balıklar ve arıların gezdiği her bir çiçeğin kokusuyla buhurlanmış Girit balı eşlik ediyor bizlere bu Girit yolculuğunda...
"Girit’i birkaç yüzyıl işgal eden Venediklilerden (MS 1212-1699) kalan caltzouni, calzone’den gelir. Bu, içine yerine göre tatlı veya tuzlu harç konan gevrek bir börek hamurudur ve halen yerel İtalyan lokantalarında müşterilere sunulmaktadır. Özellikle New York’taki pizzacılarda, bu harç pizzanınkine benzer şekilde domates ve peynir temelinde yapılmıştır. Girit’te caltzounaki yani, küçültme sıfatı eklenerek söylenen bu hamurun harcı, şekerle tatlandırılmış taze peynir ve kıvama gelmesi için eklenen çırpılmış yumurta karışımıdır, sos olarak bal kullanılır. Düzgün bir şekilde yapılması için Theo’nun taze peynir ve yumurtaya ihtiyacı olacaktı ve tabii hamur kısmı için ayrıca un, hamur mayası, süte ve harca kendi katkısı olarak ekleyeceği nane gelecekti, bir de o yörenin kekik çiçeği balı gerekiyordu. Başka bal olmazdı.
Tam Prases’e girerken, sundurmasında oturmuş örgü ören bir kadın gördük, Theo arabayı yavaşlatıp seslendi: “Bana biraz armexia lazım. Nereden bulabilirim? Armexia, “süt sağma” demekti. Lor benzeri bu peynir, keçi sağıldıktan hemen sonra sütün kesilmesinin ardından elde edilen kaymak kısmından yapılır ve aynı gün yenmesi gerekir.
“Bende yok” dedi kadın özür diler gibi. Sonra neşeyle ekledi, “ama Mihalis’te her zaman bulunur. Mavi kapılı beyaz evde oturuyor.” Girit mavi kapılı beyaz evlerle dolu bir adadır ama Theo hiç yanılmadan, eliyle koymuş gibi buldu evi. Evin önünde duran kamyonette bir adam oturuyordu, kamyonetin motoru çalışıyordu.
Theo bizim çelimsiz arabamızı kamyonetin önüne çekerek Mihalis’in yolunu kesti. “Mihalis sen misin?” diye sordu adama. “Bana biraz armexia lazım!”
Mihalis bıyık altında güldü. “Evet biraz var ama karım akşam yemeğinde kullanacak onu.”“Senin karın onunla ne yapılacağını bile bilmez” diye patladı Theo, sabırsızlıkla. “Sat şunu bana!”
Mihalis beni hayretler içinde bırakarak arabasından indi, süklüm püklüm mavi kapıdan içeri girdi. Besbelli, Giritli erkekler arasında, karılarının taze peynir ihtiyacının önüne geçen bir şifre vardı.
Mihalis elinde peynir çıkıyla döndü, tülbende sarılı henüz soğumamış peynirden hala süt damlıyordu. Belli ki peynirin mayalanmasının üzerinden daha bir saat bile geçmemişti. “Bu köyde bundan tazesini bulamazsın” dedi, yüzü aydınlanmıştı. “Sana ne kadar lazım?”“Hepsi, tabii. Arkadaşıma caultzounis yapacağım. Yabancı bir memleketten geliyor, hiç yememiş” dedi Theo, beni göstererek.“O zaman başka” diye fısıldadı Mihalis ve sempatiyle bana bir göz attı. Mavi boyalı kapıya geri döndü elinde tabağa yerleştirilmiş peynirle döndü, bu sefer tülbent yoktu ve sütü veren keçinin otladığı bütün sonbahar çiçeklerinin kokusu burnuma tüttü.
Mihalis peynirin üzerine kuluçkadan yeni çıkmış üç yumurta koymuştu. “Bunlara ihtiyacın olacak” dedi, Theo heyecan dolu bir istekle başını sallarken.
“Borcum nedir?” diye sordu, Theo kaygısızca. Mihalis mahcubiyetle gözlerini yere indirdi, “Hiçbir şey” dedi üstüne basa basa. “Xenos için” dedi beni göstererek.Xenos, “yabancı” ve “konuk” karışımı bir sözcük, filoxemia (konukseverlik), hem çok saygı duyulan hem de Yunan duyarlılığının en sağlam kuralıdır. Mihalis’in armexia’yı gözden çıkarması, bize vererek karısının akşam yemeği hazırlığını berbat etmesi hiç önemli değildi, çünkü bu benim, yani bir konuğun hatırı için yapılmıştı.
Bundan sonra nane peşine düşülecekti. “Bütün ev kadınları ön bahçelerinde nane yetiştirir. Kadınlar akşam kahvelerini içmek üzere oturduklarında nane kokusu almaktan hoşlanırlar” dedi Theo. Gerçekten de Mihalis’in beyaz badanalı evine bitişik beyaz badanalı komşu evin ön bahçesinde nane vardı. Kadın, aromalı ottan bir demet koparıp gülümseyerek Theo’ya uzattı. “Xenos için”.
Göz açıp kapayıncaya kadar hepsini görebileceğimiz kadar ufak olan Prases Köyü’nün merkezine arabayı park ederken, “Şimdi sıra geldi bir kahvehane ve bir de mutfak bulmaya” dedi Theo. Bu köyde restoran bulunmazdı ama neresi olursa olsun bir Yunan topluluğunun bulunduğu her yerde olduğu gibi burada da “olmazsa olmaz” kategorisinden bir yer vardı: Kahvehane. Erkeklerin toplanıp kahve ve “raki” içtiği, hayattan şikâyet ettiği, iskambil ve tavla oynadığı, televizyon seyrettiği ve akşam yemeği için lazım olan armexia’yı elden çıkardıktan sonra karılarından saklandıkları yerdi kahvehane.
Kahvehanede mutfak yoktu, sadece Yunan kahvesi yapmak için kullanılan gazlı bir ocakla son defa peynirli sandviç yapıldığından beri yirmi yıl geçmiş olan antika bir waffle makinesi vardı.
Bir mucize eseri olarak, güzelce tozu alınıp, tehlike çanları çaldıracak derecede yıpranmış kordonu prize takılınca bu waffle makinesi çalıştı. “Caltzouni”yi bu saçma sapan alette pişireceğiz” dedi Theo. “Daha önce hiç denenmemiş bir yöntem olduğuna göre, mutlaka iyi sonuç alınacak demektir.”
Derhal kahvehaneyi işgal ettik. Müdavimlerden beş yaşlı adam, Theo’nun tuhaflıklarını hayranlıkla seyrediyordu, kahvehane sahibi, karısı ve yeniyetme oğulları ise aşçıbaşının emirlerini yerine getirmek için koşuşup duruyorlardı. Çok geçmeden un, maya ve süt satın alınmış, hamuru karmak için büyük bir çanak bulunmuş, bu arada evin oğlu da, tam istenen cinsten balı getirmek üzere küçük bir kâseyle bir kilometre uzaktaki arıcı amcasına gönderilmişti.
Theo hamurun harcını koyup yoğurduktan sonra kabarması için üzerine bir bez örttü. Peynir, yumurta ve naneyi çırpmak için bir çanak istedi. Yaptığı şeyi tattı ve gözleri hazla parladı.
“Dünyanın en latif peyniri” duyurusunda bulundu. Hamura, kocaman bir yassı daire şekli verdi, peynirin harcını, aldığı kadar ortasına yığdı. Sonra hamuru katladı ve eserine hayran olmam için beni yanına çağırdı.”Dünyada bulabileceğin en iyi caltzouni’yi burada yiyeceksin” dedi gururla gülümseyerek.
Gebe gibi karnı şiş hamuru büyük bir dikkatle waffle makinesinin her iki kanadına yaydı. “Bir tarafı pişince öbür tarafı çevireceğiz. Spatula olmadan yapmak biraz riskli ama idare edeceğiz işte... Peki hani, NEREDE benim balım?” diye bağırdı, belirli birine değil, öyle ortaya.
Kahvecinin oğlu tam zamanında, elinde değerli kavanozla nefes nefese koşarak içeri girdi. Theo, amber renkli tok sıvıyı küçük bir kaba boşaltıp azıcık su katarak sulandırdı. Kahve ocağını kullanarak balı kaynayıncaya kadar ısıttı, bal kıvamından çıkıp sıvılaşana kadar ateşte tuttu. Üçüncü bir çanak daha istemek için bağırdı. Ama bağırmasına gerek yoktu: Kahvecinin karısı zaten getirmişti çanağı. Theo böğürtlenleri kaba aktarıp üzerine sıcak balı döktü.
Caltzouni’sine döndü ve bit tabak ve çatal yardımı ile pişmemiş tarafı ateşe gelecek şekilde hamuru çevirdi ama bu işlem sırasında peynirli harçtan kocaman bir lokma yere döküldü. Kahvecinin karısı derhal dizlerinin üzerine çöküp temizledi, bizler ise erimiş peynirin nar gibi kızarmış tarafını görünce huşu içinde kalmıştık.
“İkinci tarafı daha çabuk pişer” diye beni yatıştırmaya çalıştı, gelinen şu noktada açlığımın her türlü sınırı aştığının farkındaydı. Böğürtlenleri ballı sosla karıştırdıkça, altın rengi şurubun yüzeyine mavi-mor çizgiler yayılıyordu.
Şimdi her tarafı pişmiş hamuru bir tarafa ters çevirdi – kahvecinin karısının yeni bir katkısı da bu olmuştu- üzerine böğürtlenleri yerleştirdi, balı döktü; kekik aromalı sıvı, kızarmış hamurun kenarlarından tabağa aktı. Tabaklara bolcana koyup üzerine kaşıkla böğürtlen ve bal gezdiriyordu. İlk tabağı bana verdi. Nihayet önüme bir yemek gelmişti. O kadar güzeldi ki ilk lokmamı almadan önce bir an durakladım. Geri kalan herkes, kahveci ve ailesi, beş müdavim ve Theo, tabaklar ellerinde benim başlamamı bekliyorlardı. Ve ben, o ince lezzetleri damağımda patlamaya davet ederek başladım.
Tartın üzerindeki meyve, aromalı otlar, nane ve keçi kokusu karışmış peynir, gevrek mayalı hamur, vanilya ve hindistancevizi tonlarıyla zenginleşen dağ kekiği balının ömre bedel letafeti – Yunanistan’ın yaz kokusu.
Nefesimi tuttum. Öylesine güzeldi ki, neredeyse bayılacaktım. Diğerleri de hep birlikte başlarını sallayarak onayladılar ve kaşıklamaya devam ettiler."
***
"Yemek, bu şefin elinden yediğim bütün başka yemekler gibi mükemmel dokuların, patlayan lezzetlerin, egzotik tatların bir araya geldiği bir orji gibiydi; Çin makarnası, topraksı mantarlar ve öylesine taze bir balık ki, her lokması temiz deniz suyuna açılıyor ve hemen sosun kuvvetli kokularıyla evleniyordu. Eğer bu benim Theo'yla son yemeğim olacaksa, hiç değilse değmişti."
***
Ne diyebilirim ki... Muhteşem!
Byron Ayanoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Orjinal isim: Crete on the Half-Shell: A Story About an Island, Good Friends and Food
Cuma, Şubat 20, 2009
Pazartesi, Şubat 16, 2009
NE KADAR GÜZEL
Pazartesi, Şubat 09, 2009
Imam Baildi

Sevgili Yunanlı arkadaşım Alexis’in bouzukisiyle şenlendirdiği ve adı “Imam Baildi” olan müzik grubundan Kelimeyiyen'de bahsetmesem hiç olmazdı... 2005 yılında Orestis ve Lysandros Falireas kardeşler tarafından kurulan “Imam Baildi” Yunanlı bir müzik grubu ve son derece leziz ve keyifli bir müzik yapıyorlar. “İmam Bayıldı gibi bol malzemeli, bol soğan, bol sarımsak ve patlıcanlı bir müziğimiz var. Bir de ben yemek yemeyi seviyorum, müzik ve yemek insana çok keyif veriyor. Belki de bu yüzden güzel ve lezzetli bir müzik yaptığımızı ifade edebilmek için bir yemek ismi seçtik” diyor Lysandros grubun adı konusunda...Tencereye eski Yunan ezgilerinden ve Balkan müziğinden saksafon, klarnet, trompet ve tulumlu samplelar alınır, üzerine kesintisiz ritim parçalarıyla örülü canlı perküsyon, davul ve hip-hop sampleları, rumba ve samba tınıları eklenir, biraz da rembetiko çıkışlı buzuki tınıları, çingene gitar rifleri ve çello katılır, kısık ateşte pişirilir.İşte İmam Baildi' karşınızda... Afiyet olsun.
Cuma, Şubat 06, 2009
Perşembe, Şubat 05, 2009

"Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün, yeter... Bir bisküvi kutusunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de, pek sevmediklerin de, öyle değil mi? Ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana, yaşam bir bisküvi kutusu gibidir."
İmkansızın Şarkısı,Haruki Murakami
*Via Sera
Çarşamba, Şubat 04, 2009
Mantı / Nouvelle Cuisine / Dumplings
Üç ünlü uzak doğulu yönetmeninin imzasini taşıyan ve insan doğası ve içinde barındırdığı kötülüklerin özünü sorgulayan “Üç Sıradışı” üçlemesinin filmlerinden biri olan “Mantı”, uzak doğu gerilim sinemasinin usta ismi Fruit Chan tarafindan yönetilmiş.Şöyle bol tereyağlı, kırmızıbiberli, yoğurtlu soslu enfes bir Kayseri mantısını kim sevmez ki? Yine de bu filmi izledikten sonra bir müddet mantı yiyemeyebilirsiniz çünkü Fruit Chan’ın Mantı’sı, hiç de öyle iştah açıcı bir yemek değil… Eski bir televizyon yıldızı olan Quing’ in yolunda gitmeyen bir evliliği vardır. Kocası genç sevgilisiyle gününü gün ederken Quing, kaybetme ve yaşlanma korkularıyla yüz yüze gelir. Eski güzelliğini ve kocasının ilgisini yeniden kazanması için “Mei Teyze”nin “ünlü” mantıları imdadına yetişecektir. Ama tabi ki bu mantı bildiğimiz mantılardan değildir… Quing “Mei Teyze”nin gizli formülüyle hazırladığı ve gençleştirici etkisi olduğu bilinen mantıdan yemek için servet ödemeye hazırdır. “Mei Teyze”nin mantı hamuruna ne kattığı sorusunun yanıtını da isterseniz filmi izleyerek öğrenin…30’lu yaşlardaymış gibi gözüken gayet “taş” mantıcı ablamıza da niye “teyze” şeklinde hitap edildiğinin yanıtı 20 yıldır kendisinin de yediği mantılarda saklı…


Çılgın Garsonlar
"Mutfakta olan herşey tabakta son bulur"Yemek yediğimiz restoranların mutfaklarında neler olduğunu hangimiz bilebilir ki… Ama Shenanigan Restoranda dönen hadiseleri izledikten sonra gittiğiniz restoranlardaki garsonlara çok daha iyi davranacağınız kesin… Hatta dışarıda yeme fikrinden vazgeçip mutfağa doğru yönelebilirsiniz :) “Çılgın Garsonlar” kaba ve huysuz müşterilerini siparişlerine uyguladıkları iğrençliklerle cezalandıran, her biri birbirinden acaip Shenanigan Restoranı çalışanları arasındaki eğlenceli ilişkileri konu alan bir komedi filmi. Garsonlardan biri olan Dean annesinden eski okul arkadaşı Chett'in elektrik mühendisi olarak parlak bir kariyer yaptığını öğrenir ve kendi hayatını sorgulamaya başlar. Lokanta müdürünün yönetici yardımcılığını kendisine önermesiyle de ne yapması konusunda Dean arkadaşımızın kafası iyice karışır. Bu esnada diğer bir garson olan Monty, işe yeni başlayan çaylak Mitch'i eğitmeye ve mutfak ekibinin geri kalanıyla tanıştırmaya başlar...
Orjinal İsim: Waiting...
Yapım: 2005, ABD
Yönetmen : Rob McKittrick
Yönetmen : Rob McKittrick
Çarşamba, Ocak 28, 2009
SICAK MUTFAK

*The well-stocked kitchen,Joachim Beuckelaer,1566
Kan, ter, yağ - - Birkaç çeşit:
Fırın, kuyu, kızartma
Fırın, kuyu, kızartma
Buğu, bastı, kapama
Çengel, kağıt, kiremit.
Bir kadın ihtiyar
Ocak başında
Pişecek şimdi
Pişecek şimdi
Üfler odunları
Çömlek, kaynar su
İçinde çakıllar
Ağlaşır torunları.
İstakoz, sülün Barbunya, tekir
Yürek, beyin - - onlar gibi
Korku da yenir
Çoktur yiyenleri.
Yalnız az pişirin
Sindirimi zordur
Kaldırmaz her mide
Ve ne kadar her biri
Ve neler katmalı
Yok kesin ölçü
El kararı.
El kararı.
Hemen yiyin
Çok da sıcak yemeyin
Soğusun daha iyi
Hem azık, hem katık
Bıktırır fazlası.
Yensin, bitsin
Kalmasın yarına
Dokunur çocuklara
Onlar hiç yemesin
Bu nokta çok önemli
Başka sofra onlara
Başka şeyler yapmalı.
Behçet NECATİGİL
Cuma, Ocak 16, 2009
Dohtur Bey
verdiğin perhize budur gayratım,
bundan başka uyameyom dohtur bey!
üç sepet yumurta sabah kahvaltım,
teker teker sayameyom dohtur bey!
iki leğen pilav bir yayık ayran,
ister yağlı olsun isterse yavan,
yanına kesiyom beş kilo sovan,
yeyom yeyom doyameyom dohtur bey!
üç tencere bamya yerim bişinci,
yirmi tas su içip biraz koşinci,
her yanım sökülür karnım şişinci,
sağlam göynek giyemeyom dohtur bey!
şinciye acımdan çoktan ölürdüm,
sağolsun komşular gönderir dürüm,
bir guzudan çok yiyemem, var sözüm,
ayıp olur cayameyom dohtur bey!
bazı az geliyo beş kasa hurma,
yedi lahanadan yapıyoz sarma,
onuda mı yedin diye hiç sorma,
utanıyom deyemeyom dohtur bey!
günde iki çuval unum gidiyo,
avradım her sabah ekmek ediyo,
bir gazen fasille gönül ye deyo,
artırmaya gıyameyom dohtur bey!
senede gırk dönüm bostan ekerim,
benden başka kimse yemesin derim,
gavunu, garpuzu gabuklu yerim,
aceleden soyameyom dohtur bey!
bilmem bu işin sonu nere gider,
buyumuş gısmetim, buyumuş gader,
bir günde yediğim işte bu gader,
daha fazla yiyemeyom dohtur bey!
Bedirhan Gökçe
Bonus: Şiiri Bedirhan Gökçe'nin kendi sesinden dinlemek isterseniz tık tık
bundan başka uyameyom dohtur bey!
üç sepet yumurta sabah kahvaltım,
teker teker sayameyom dohtur bey!
iki leğen pilav bir yayık ayran,
ister yağlı olsun isterse yavan,
yanına kesiyom beş kilo sovan,
yeyom yeyom doyameyom dohtur bey!
üç tencere bamya yerim bişinci,
yirmi tas su içip biraz koşinci,
her yanım sökülür karnım şişinci,
sağlam göynek giyemeyom dohtur bey!
şinciye acımdan çoktan ölürdüm,
sağolsun komşular gönderir dürüm,
bir guzudan çok yiyemem, var sözüm,
ayıp olur cayameyom dohtur bey!
bazı az geliyo beş kasa hurma,
yedi lahanadan yapıyoz sarma,
onuda mı yedin diye hiç sorma,
utanıyom deyemeyom dohtur bey!
günde iki çuval unum gidiyo,
avradım her sabah ekmek ediyo,
bir gazen fasille gönül ye deyo,
artırmaya gıyameyom dohtur bey!
senede gırk dönüm bostan ekerim,
benden başka kimse yemesin derim,
gavunu, garpuzu gabuklu yerim,
aceleden soyameyom dohtur bey!
bilmem bu işin sonu nere gider,
buyumuş gısmetim, buyumuş gader,
bir günde yediğim işte bu gader,
daha fazla yiyemeyom dohtur bey!
Bedirhan Gökçe
Bonus: Şiiri Bedirhan Gökçe'nin kendi sesinden dinlemek isterseniz tık tık

"Mesela bir tepsi saray baklavasını göz önüne getiriniz: Elyafındaki o incelik, o türlü tazelik gül yaprağındaki gibi zarif ve nazik değil midir? O kabarıklıkta bir manolya goncesi dolgunluğu ve taksimindeki intizamda bir tarh mükemmeliyeti, kırmızı benekli tatlı manzarasında ise bir çemenzar letafeti yok mudur? Ya lezzetini en nefis meyvalardan biri olan incir kadar şekerli ve latif bulmaz mısınız?"
Refik Halit Karay
Salı, Ocak 13, 2009
ÇİLİNGİR SOFRASI

Otur ki sandalye hatırlasın
Sandalye olduğunu.
Masa da unutur masalığını,
Elini komasan üstüne
Bakışlarını ayırmaya gelmez,
Sürahi boşalır sonra suyundan.
Kadehim kadehim dediğin şey,
Dudağını değdirmedikçe kadeh değildir.
Mezeler de bilmez renklerini, lezzetlerini,
Çatalını dokundurmazsan.
Fakat farkında mısın? ...
Cahit Sıtkı Tarancı
Sandalye olduğunu.
Masa da unutur masalığını,
Elini komasan üstüne
Bakışlarını ayırmaya gelmez,
Sürahi boşalır sonra suyundan.
Kadehim kadehim dediğin şey,
Dudağını değdirmedikçe kadeh değildir.
Mezeler de bilmez renklerini, lezzetlerini,
Çatalını dokundurmazsan.
Fakat farkında mısın? ...
Cahit Sıtkı Tarancı
Pazartesi, Ocak 12, 2009
Juan Antonio:We are both sure that...our relation was perfect, but there was something missing.You know? Like, love requires such a perfect balance.It's...like human bodyJuan Antonio: It may turn that you have all the vitamins and minerals, but if... there is minus a single, tiny ingredient... missing, like, like,like, like, ooh, like salt, for example...one dies
Christina: Salt?
Vicky Cristina Barcelona (2008)
Cuma, Ocak 09, 2009
TEREYAĞI
LAPACI
Pazartesi, Ocak 05, 2009
Canımda da sen varsın, gönlümde de sen. Öyle olduğu halde bu kadarcık bir şeyden dolayı benden ayrılmaya kalkışıyorsun.Kudret senin elinde, ayrılabilirsin; fakat senin bu niyetine karşılık candan özürler dilemekteyim.O zamanları hatırla ki ben put gibi güzeldim, sen de karşımda puta tapan şamana benzerdin.Bu kul sana tâbidir; gönlü, senin dileğine göre aydınlanmış, yanmıştır. Neyi “pişir, hazırla” dersen hemen “pişti, yandı bile” derim.
Ben senin ıspanağınım. İster ekşili pişir, ister tatlılı…
Mevlânâ'nın Mesnevi'sinden
Ben senin ıspanağınım. İster ekşili pişir, ister tatlılı…
Mevlânâ'nın Mesnevi'sinden
Susadım
"Derken bir sabah gözümüzü açardık ki damlar bembeyaz, bacalar duman püskürüyor, kar lâpâ lâpâ yağıyor. İçimizde biberli baharlı bir sıcağa, midemizde ise yükte hafif, kaloride ağır bir yemeğe kuvvetle istek var. İşte o zaman böyle derdik: - Bir tarhana çorbası içsek! “Tarhana çorbasına ufalanmış tulum peyniri ve tavada nar gibi kızartılmış zar biçimi ekmek parçaları karıştırmak âdettir. İçmesine doyum olmaz; mideye indiği zaman bütün vücuda yumuşak, okşayıcı ve canlandırıcı bir sıcaklık yayar. O kadar ki, sofradan başımızı pencereye çevirip kar tipisine sünepe sünepe, içiniz katıla katıla değil, meydan okurcasına bakmaya başlarsınız; kendinizi tam mânasiyle tok, besili ve hayat güreşine hazırlanmış bulursunuz!”Refik Halid KARAY, Üç Nesil Üç Hayat-Karakışta Öz Türk Yemekleri
Salı, Aralık 30, 2008
Politiki kouzina/A Touch of Spice/Bir Tutam Baharat(2003)


İstanbullu bir rum olan Fanis ile büyükbabası arasında özel bir bağ vardır. Küçük Fanis'in baharat dükkanı işleten büyükbabası adeta baharat ve yemek tutkunu bir filozoftur ve hem yemekleri hem de hayatı tatlandırmak için gereken sırları bir bir açıklar Fanis'e... 1964'te ailesiyle birlikte Yunanistan'a sürgün edilen Fanis İstanbul’u, büyükbabasını ve geride bıraktığı çocukluk aşkı Saime'yi asla unutmaz. Ailesinin ısrarına rağmen mutfaktan çıkmayan ve büyüyüp dört dörtlük bir aşçı olan Fanis, yemek yapma becerisini çevresindeki insanların hayatına tat katmak için kullanır. 35 yıl aradan sonra kendine özgü yemek felsefesine sahip olan büyükbabasının ölümü üzerine Atina’dan doğduğu şehre, İstanbul'a geri döner Fanis. Tek tek anılarına dokunur, ilk aşkını bulur ve bunca yıl kendi yaşamında eksik olan baharatların farkına varır.
"Bir Tutam Baharat" aynı zamanda filmi yöneten ve senaryosunu yazan Tassos Boulmetis'in hayat hikayesinden izler taşıyor. İstanbul'da doğan ve yedi yaşında Yunanistan'a giden Tassos Boulmetis 40 yıl aradan sonra İstanbul'a döndüğünde bu filmi çekmeye karar vermiş...Selanik Film Festivali’nde 8 ödüle birden layık görülen film, Türk ve Yunan toplumlarının ortak yemek kültüründen tatlar, astronomi ve gastronomi arasındaki bağlantı, yemek, aşk, ayrılık ve yaşam üzerine keyifli bir masal anlatıyor bizlere...
Pazartesi, Aralık 29, 2008

“Hoş, bütün dolmalarda, kabak, yaprak, domates, patlıcan, biber, balık, tavuk dolmalarında bir şaşkınlık ve memnuniyetsizlik hali vardır; bilmem bu cihete siz de dikkat ettiniz mi? Bana öyle gelir ki sebze, balık veya tavuk, hiçbiri, hatta kaz ve hindi bile dolma olmaktan memnun değildirler. Öyle içlerinin açılarak birtakım ecnebi maddeler ile tıka basa doldurulması istiklâl ve millî fikirlerini rencide ettiğinden midir, yoksa yabancılar tarafından ve izdivaç vadiyle haysiyeti ihlâl edilmiş zavallılar gibi karınları şişirilmiş ve münasebetsiz bir şekle sokulmuş oldukları için midir, ne, her cins ve her nevi dolmada muhakkak bir teessür ve tahayyür hali sezilir”
Refik Halit Karay
Cuma, Ağustos 01, 2008
Çörek
Bir varmış, bir yokmuş, yedi çocuklu bir anne varmış. Günlerden birgün, ağızları tatlansın diye çocukların, un almış, taze sütle karıştırmış, tereyağıyla yumurta da katıp bir güzel hamur yoğurmuş. Hamuru koymuş tavaya. Tavayı sürmüş ocağa. Çörek başlamış kızarmaya, kızardıkça da mis gibi kokmaya. Duyunca mis gibi kokuyu, yedi çocuğun yedisi de başlamışlar yalvarmaya(Kitabın Girişinden) Çörek, Norveç Masalı, Ataol Behramoğlu
Gendaş Kültür / Dünya Masalları Dizisi
Salı, Temmuz 15, 2008
KURUYEMİŞLİ YAZMA

Bir akşam kuruyemişçiye gider, kuruyemiş alırsın. "Ayrı mı olsun, karışık mı?"diye sorar satıcı. "Karışık"dersin: biraz beyaz leblebi, tuzlu fıstık, badem, Şamfıstığı (kabuklu; kabuksuzu çok pahalı), biraz da fındık-tuzla kavrulmuş. Satıcı kesekağıdını doldurur, sallar, içindekileri iyice karıştırır.Evde, kesekağıdını büyücek(yeterli büyüklükte) bir-cam- kaba boşaltır, içkini koyar, çalışma masana oturursun. Önce leblebileri teker teker ötekilerin arasından seçer, avucunda toplarsın- bir yandan yer, bir yandan içersin (-bir yandan da yazacağını düşünürsün). Kapta hiç leblebi kalmadığından emin olunca(iyice karıştırırsın kabı, emin olmak için; emin olmalısın), fıstıklara geçersin, onları da teker teker seçer, toplar, birer birer, kabuklarını kültablasına ayıklayarak yersin; onlar bitince (iyice emin ol), bademleri, onların da kabuklarını ayıklayarak(hepsi ayıklanmaz; ayıklanmayanlarını öyle, kabuklarıyla yersin; sonra Şam fıstıklarını seçer(kabuklarını tırnağınla açarak (kabukları açılmayanları yemez; kültablasına atarsın) - o arada, yazacağını düşünmeye epey uzun ara verirsin); en son da, pek sevmediğin fındıkları yersin; zaten yalnız onlar kalmıştır kapta; onları ayıklaman gerekmez- bu arada içkin de bitmiştir.Yaşamı anlamaya başlamışsındır. (-Şimdi ne yazacağını biliyorsun.)
Oruç Aruoba, de ki işte
Cuma, Temmuz 11, 2008

Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos bir gün sarayına dönerken seyyar tezgahında meze satan bir kadının yanından geçti. Ansızın sıcak çorbadan içip lahanadan da bir lokma yemeyi çekti canı. Hizmetkârlarından Anzas, açlıklarına gem vurmanın daha iyi olacağını söyledi: Saraya vardıklarında bol, doğru dürüst yiyecek olacaktı. Ona sert sert bakan Manuel, canı ne çekerse onu yapacağını söyledi. Dosdoğru satıcı kadının elindeki, sevdiği çorbayla dolu kâseye doğru ilerledi. Eğildi, çorbayı açgözlülükle içti, ayrıca bol bol da sebze yedi. Sonra cebinden bronz bir stater çıkarttı ve adamlarından birine uzattı. "Bunu bozdur," dedi. "Hanıma iki oboloi ver, diğer ikisini de bana iade etmeyi unutma!"
Bizans'ın Damak Tadı : Kokular Şaraplar Yemekler -Andrew Dalby,Kitap Yayınevi
Çarşamba, Temmuz 09, 2008
Şeftaliler üzerine yapılan belki de tek şarkı :)
Presidents of the United States of America tüm şeftali severler için söylüyor;
Peaches
Movin' to the country, gonna eat a lot of peaches
I'm movin' to the country, I'm gonna eat me a lot of peaches
I'm movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Peaches come from a can, they were put there by a man
In a factory downtown
If I had my little way, I'd eat peaches everyday
Sun soaked in bowls just in the shade
Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
I'm movin to the country, gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, gonna eat a lot of peaches
I took a little nap where the roots all twist
Squished a rotten peach in my fist
And dreamed about you woman
I poked my finger down inside, makin' a little room for a ant to hide
Nature's candy in my hand or can or a pie
Millions of peaches, peaches for me
Millions of peaches, peaches for free
Millions of peaches, peaches for me
Millions of peaches, peaches for free
Look Out!
Perşembe, Haziran 05, 2008
Salı, Mayıs 27, 2008

Kraliçe: "-Oda hizmetçim olmayı istersen, seni seve seve yanıma alırım," dedi, "haftada 2.5 lira veririm, gün aşırı da reçel."
Alice kendini tutamayıp güldü. "-Ben sizin oda hizmetçiniz olmak istemedim ki, hem reçel de sevmem," dedi.
Kraliçe: "-Çok güzel bir reçeldir," dedi.
Alice"-Öyle bile olsa, canım bugün hiç reçel yemek istemiyor."
Kraliçe: "-İstesen de bugün yiyemezsin," dedi, "dün yiyebilirdin, yarın da öyle. Gel gelelim, asla bugünün reçelini yiyemezsin burada."
Alice: "-Arada bir bugünün reçelini yeme sırası da geliyordur mutlaka," dedi.
Kraliçe: "-Hiç gelmez," dedi, "çünkü yalnız günaşırı reçelidir bu. Anladın mı?"
Alice: "-Hiç bir şey anlamadım valla,"dedi, "kafam karmakarışık oldu."
Kraliçe tatlılıkla: "-İşte geriye doğru yaşamanın sonucudur bu," dedi, "çünkü geriye doğru yaşamak başlangıçta, insanın biraz başını döndürür."
Through the Looking Glass-Lewis Carrol
Cuma, Mayıs 23, 2008
Salı, Mayıs 13, 2008
Vatel (2000)
Olayımız 1671 yılı Nisan ayının son günlerinde Fransa, Conde Prensi'nin Şatosu'nda geçer. Maddi bir çöküntüde olan ve artık yaşlanmakta olan Conde Prensi'nin sadık ve emektar hizmetkarı François Vatel (G.Depardieu) zorlu bir görevle karşı karşıyadır. Fransa kralı XIV.Louıs'nın ilgisini çekip, Hollanda üzerine yapılacak askeri operasyondan kazanç sağlamayı uman prensin ve şatosunun geleceği kral ve mahiyetini ağırlamak için düzenlediği, üç gün üç gece sürecek görkemli şenliğin başarısına bağlıdır. Bu başarıyı getirecek olan kişi de Vatel'in ta kendisidir. Vatel şenliğin mükemmel olması için gece gündüz bir hizmetçiler ordusu ile çalışarak olağanüstü bir ziyafet menüsü ve Kralı eğlendirmek için çeşitli gösteriler hazırlar. Fakat Bu arada Vatel, bizzat kral ve kraliçenin himayesindeki Anne de Montausier'in (Uma Thurman) cazibesine kapılır. Anne de bu ilgiye kayıtsız değildir. Şenlik dolu dizgin devam etmekteyken üçüncü günün akşamı yemekte sunulacak olan balığın gelmemesi üzerine ortalık karışır...Yapım : 2000, Fransa / İngiltere , 99 dk.
Yönetmen: Roland Joffé



Perşembe, Mayıs 08, 2008
Woman On Top-Üstteki Kadın (2000)

“Hayatınızın tadı kaçmaya başladıysa, ona bir çay kaşığı heyecan, bir tutam macera ve bir çorba kaşığı da aşk ile tat katmaya ne dersiniz?”
Brezilya'da kocası ile bir restoran işleterek yaşayan Isebella kocasının kendisini aldatması üzerine fırsatlar ülkesi Amerika'ya gitmeye ve çok iyi bir şef aşçı olmaya karar verir.Hazırladığı yemekle bütünleşerek, duygularını yemeğe katan güzeller güzeli Isebella'nın şansı yaver gider ve "Passion Food" isimli bir televizyon programı yapmaya başlar.Kocası Toninho'nun da peşinden gelmesiyle birlikte olaylar gelişir.Yemek,aşk ve tutkuyla dolu keyifli bir komedi.
Filmin hazırlık aşamalarında Penelope Cruz'un Madrid’e giderek aşçılık dersleri aldığı biliniyor.
Yapım : 2000, ABD
Çarşamba, Mart 19, 2008
Böyle yerdi Zerdüşt
"Entelektüelleri heyecanlandırmak, akademisyenleri galeyana getirmek için büyük bir düşünürün daha önce varlığı bilinmeyen bir eserini keşfetmek gibisi yoktur. Bazı ender bulunan 19. yüzyıl düello yaralarını tedarik etmek amacıyla yakın geçmişte Heidelberg'e yaptığım yolculukta, tesadüfen böyle bir hazine buldum. 'Friedrich Nietzsche'nin Diyet Kitabı' diye bir kitabın varolduğu kimin aklına gelirdi? Kitabın orijinalliği bazı aşırı titiz insanlara biraz şüpheli görünse de, eserin üzerinde çalışanların çoğu başka hiçbir Batılı düşünürün Platon'la Pritikin'i bağdaştırmaya bu kadar yaklaşamadığı konusunda hemfikir. Yağın kendisi bir madde, bir maddenin özü ya da o özün bir durumudur. Büyük sorun kalçalarınızda toplandığında başlar. Sokrates öncesi felsefeciler arasından Zeno kilonun bir illüzyon olduğunu ve bir insanın ne kadar çok yerse yesin, her zaman hiç mekik çekmeyen birinin yarısı kadar şişman olacağını belirtmişti. İdeal bir beden arzusu Atinalıların takıntısıydı. Aiskylos'un kayıp bir oyununda, Klitemnestra öğünler arası atıştırmayacağına dair ettiği yemini bozup, artık mayosuna sığmadığını fark ettiğinde kendi gözlerini oyar. Kilo sorununu bilimsel terimlere tercüme eden Aristo'dur. 'Etik'in ilk parçalarından birinde bir insanın çevresinin belinin ölçüsünün pi sayısıyla çarpılmasıyla elde edilebileceğini belirtir. Bu bilgi ortaçağa, Aquinas birkaç menüyü Latince'ye çevirinceye ve gerçekten iyi istiridye barları açılıncaya kadar yeterli oldu. Dışarıda yemeye kilise hâlâ sıcak bakmıyordu ve vale parkı rüşvet günahı sayılıyordu. Bildiğimiz kadarıyla Roma İmparatorluğu açık sıcak hindili sandviçi ahlaksızlığın en yüksek noktası olarak gördü; birçok sandviç kapalı kalmaya zorlanıyordu ve ancak reformasyondan sonra açılmalarına izin verildi. 14. yüzyıl dini resimlerinde ilk kez lanetlenme şişmanların salata ve yoğurda mahkum bir şekilde cehennemde dolaşmaları şeklinde betimlendi. İspanyollar özellikle çok zalimdi, engizisyon sırasında bir insan avokadoyu yengeç etiyle doldurduğu için idam edilebilirdi. Hiçbir filozof suç ve kilo problemini çözmeye yaklaşamadı, ta ki Descartes akıl düşünürken beden tıkınsın diye akılla bedeni ikiye ayırana dek. Felsefenin büyük sorusu hâlâ şu: Yaşam anlamsızsa şehriye çorbasıyla ilgili ne yapılabilir?..."Devamı için tık tık
WOODY ALLEN
(Çeviri: Zeynep Aksoy)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























