Perşembe, Kasım 23, 2017

Gözleri kahve çekirdeklerini andırıyor; gülümseyince kavrulan kahve çekirdekleri gibi çıtır çıtır yanıyordu adeta.Gür siyah saçlarının altından görülen büyüleyici küçük kulaklarının yosunlar arasındaki kırmızı sıklamenleri andırdığını düşündüm

Stefan Zweig-Sabırsız Yürek

Çarşamba, Temmuz 26, 2017

"...Yemekler birbiri ardına gelmeye başlayınca, tabağındaki yemekten bir parçayı ağzına götürmeden önce saplantılı bir şekilde lokmanın tüm kübik özelliklerini hesap ediyordu. Başka türlü de yemekten zevk alamazdı ki!"
Zamanın ötesindeki deha Tesla - Margaret Cheney
“Şeytan diyor ki, çek kapıyı ya da ne bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme..”
 Tomris Uyar

Çarşamba, Temmuz 19, 2017

Bir İskandinav Halk masalı- Çivi Çorbası / Nail Soup

Ağaçların çıplak dallarına karlar düşerken ormanda ilerleyen bir seyyah, geceyi geçirebilmek umuduyla bir kulübenin önünde durur. Kapıyı açan asık suratlı kadın seyyaha yerde kıvrılıp yatabileceğini ama yiyecek bir şeyi olmadığını söyler. Bunu duyan seyyah, cebinden paslı bir çivi çıkararak, ‘O halde sahip olduğum her şeyi sizinle paylaşacağım,’ der ve kadının belki de o güne kadar yediği en lezzetli çorbayı yapmaya başlar...

Ahh biraz un olsaydı , biraz da patates, belki biraz et, süt, biraz da baharat…
“Ama…böyle idare etmek zorundayız… Ne kadar istesek de yoktan yaratamayız” diyen Seyyah tatlı diliyle aksi ev sahibinden tüm malzemeleri edinmeyi başarır…Masaya en güzel örtüler serilir, vazoya çiçekler konulur, Krallara kraliçelere layık bir sofra kurulur…Şişesi tozlanmış şarap açılır ve seyyahın büyülü öyküleriyle ısınır kadının yüreği…

Çarşamba, Şubat 22, 2012

























"Diğer tüm yazı türlerinin niyeti tartışılabilir ve hatta güvenilmez görülebilir ama bir yemek kitabının amacı tektir ve şüphe götürmez. Hedefi akla uygun biçimde, insanoğlunun mutluluğunu çoğaltmaktan başka bir şey olamaz"
Joseph Conrad

*İlüstrasyon: http://www.marc-rosenthal.com/mr_site/portfolio/index.php

Salı, Ağustos 16, 2011

The Coffee Song

Benim gibi tüm kahve (ve Sinatra) sevenlere gelsin :)


Frank Sinatra, The Coffee Song, The Coffee SongBağlantı

Cuma, Ağustos 12, 2011

Semaver

"Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."

Ali nihayet iş bulmuştu.Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.Anası memnundu. Namazını kılmış,duasını yapmıştı.İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu,geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri,ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış,bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

Ali nihayet uyandı.Anasını kucakladı.Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti.Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı.Yataktan bir hamlede fırlayan opluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri,içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir.Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi.Bir Alman'dı.Ali'yi çok severdi.

İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti.Kendi kadar usta ve
becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda,yani gençlikte idi.

Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

Anası:
-Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!
Ali:
-Allah affeder ana, dedi.
Sonra saf, masum sordu:
-Allah hiç gülmez mi?

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı.
Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku,buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü,camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir
sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi.Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.
Sarıldı.Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı.Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı,yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.
Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey
değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...
Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü.
Fakat ağlayamadı.
Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler.O, yemek masasının
muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.
Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert,daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler;mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarınıvererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.

Sait Faik, Varlık (37), 15 Ocak 1935



"Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında o da ikinci planda kalıyor ama dostlukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz."

Sait Faik,Havuz Başı

***

"Durdum. bir ağaca yaslandım. ağaç rüzgardan sallanıyor. ayın on beşi değil ama, yine kocaman bir ay, caddenin kocaman ampülünden kararmış madeni bir ışıkla bakıyor. içimi deliyor sokak köpeğinin güzel gözleri, mahzunluğu, açlığı... ah, bir simit olsaydı cebimde! otursaydım şu ıslak çimenlerin üstüne, köpeğin yanına, "ulan" deseydim, "koca herif, şu dünyada bir sen, bir de ben varız, bir de na, şu kısa adımlarla yürüyen herif, bir de ay, bir de na, şu geçen otomobil. n’apalım şimdi? aya bakıp şiir yazamayız. otomobili durdurtup binemeyiz. şu herife yetişemeyiz. yapacağımız bir şey var. oturup seninle şu simidi paylaşalım."

Sait Faik, Bir Sarhoşluk

Cuma, Haziran 24, 2011

Waitress/Garson Kız (2007)






Küçük bir kasabada yaşayan Jenna bir kafede garsonluk yapmaktadır. En büyük yeteneği ise yaptığı birbirinden leziz, muhteşem turtaları... Tek hayali yapılacak olan turta yarışmasında büyük ödülü kazanıp kendi turta dükkanını açmak ve bu sayede ona cehennem azabı yaşatan baskıcı kocasından kurtulmak...Ama hayat elbette boş durmaz beklenmedik süprizler çıkarır Jenna'nın karşısına... Bakalım sıkıştığı yerden çıkabilecek mi Jenna?

Yönetmen : Adrienne Shelly
Tür : Romantik / Komedi /Dram
Oyuncular: Keri Russell, Nathan Fillion


...

Neden güler ki karpuz ansızın
bağrına saplanınca bir bıçak?

...



Sorular Kitabı, Pablo Neruda

Salı, Ocak 11, 2011


Amma da sabah, bak!
Güneş kızıl ve yuvarlak.
Banyoya gidiyor Nina’m.
Oturmuş peynir ekmek yiyiyorum.
Hayat insanın en kötü şeyi değildir
ve birazdan hazırdır kahve.

Çiçekleniyor çiçekler.
Köşede bir örümcek gidiyor.
Eğer varsa yeterince,
Uçuyor kuşlar sürü halinde.
Mutluluk insanın en kötü şeyi değildir
ve birazdan hazırdır kahve.

Çimen yeşil ve ıslak.
Arıların keyfine yok diyecek.
Ciğerler susamış havaya.
Ah, ne güzel mis hava!
Sevinç insanın en kötü şeyi değildir
ve birazdan hazırdır kahve.

Duşun altında şarkı.
Mutlu olduğunu anlamalı.
Gökyüzü de öyle bir mavi ki.
Bense anlıyorum çok iyi.
Mutluluk insanın en kötü şeyi değildir
ve birazdan hazırdır kahve.

Nina geliyor işte
çıplak, öpüyor sevgiyle,
gidiyor odaya ıslak tenle
saçlarını düzeltmeye.
Hayat insanın en kötü şeyi değildir
ve birazdan hazırdır kahve.

[1972, ”Svante’nin Şarkıları”’ndan]

Benny Andersen (d.1929, Danimarka)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çarşamba, Ağustos 11, 2010



Pablo Picasso, La Soupe, 1902

Pablo Picasso, Le Gourmet, 1901


Flirtation, J. Seymour Lucas

Cuma, Temmuz 23, 2010

Salatalık

Avluda diz boyu kar
lapa lapa da yağıyor
hızını alamadı sabahtan beri bir türlü

Mutfaktayız
masada, muşambanın üstünde bahar
masada, muşambanın üstünde körpecik bir salatalık
çiçeği burnunda, pütürlü.

Çepçevre oturmuş bakıyoruz ona
çarpıveriyor yüzümüze yumuşacık
bir tazeliktir kokuyor bir tazelik

Çepçevre oturmuş bakıyoruz ona
şaşkın, düşünceli, iyimser
rüyada gibi bir halimiz var.

Masada, muşambanın üstünde umut
masada, muşambanın üstünde güzel günler
yeşil bir güneş ve yüklü bir bulut
yaklaşan sabırsız zümrüt bir kalabalık
açılıp saçılacak sevdalar

Masada, muşambanın üstünde körpecik bir salatalık
çiçeği burnunda, pütürlü.
avluda diz boyu kar
lapa lapa da yağıyor
hızını alamadı sabahtan beri bir türlü

Nazım Hikmet Ran

Pazartesi, Eylül 28, 2009

The Mistress of Spices - Aşk İksiri

Hint asıllı kainat güzeli Aishwarya Rai'nin başrolünde yer aldığı "Aşk İksiri", baharatların yardımıyla insanlara yardımcı olması için görevlendirilen güzeller güzeli Tilo'nun hikayesi. Tilo ülkesinden çok uzakta, San Francisco’ da, dertlere deva olmak için baharatçı dükkanının başındadır.

Baharatların sihri sayesinde müşterilerinin yaşamlarını ve ihtiyaçlarını görmekte ve buna uygun karışımları hazırlayıp hayatlarında mucizeler yaratmaktadır. Baharatların güçlerinin işe yaraması ise 3 kesin kurala bağlıdır. Tilo dükkanından asla dışarı çıkmamalı, teni kimsenin tenine değmemeli ve baharatları yalnızca başkalarına yardım için kullanmalıdır, Eh bu arada, motorsikletiyle mağazanın önüne ufak bir kaza yapmak suretiyle yakışıklı bir mimar olan Doug abimiz arz-ı endam eder filmimize. Tilo'nun da aklını başından alır haliyle. Hayatında ilk defa kendi arzularının sesini duyan Tilo için bir seçim yapma zamanı gelmiştir. Aşkın büyüsüne kapılıp gitmek mi kendisine sırt çeviren baharatlardan af dileyip yoluna devam etmek mi? İzleyiniz, görünüz... Yine de filmi son derece "vasat" bulduğumu belirtmeden geçemiyorum doğrusu...

Yönetmen: Paul Mayeda Berge
Oyuncular: Aishwarya Rai, Dylan McDermott, Nitin Ganatra, Adewale Akinnuoye-Agbaje
Tür: Drama - Romantik
Yapım: 2005 - ABD/İngiltere






Cumartesi, Eylül 12, 2009

DOMATES KASİDESİ


Sokak
domateslerle dolu
gün ortası
yaz,
ışık
yarıya bölünmüş
bir
domates
gibi,
suyu
akıyor
baştan sona caddelerin.
Aralıkta
dinlenmek bilmeden
domates
akın eder
mutfağa,
girer öğle yemeği zamanında,
alır
rahatını
tezgâhların üzerinde,
bardakların arasında,
tereyağı tabaklarında
mavi tuz mahzenlerinde.
Döker
kendi ışığını,
şefkatli görkemini.
Ne yazık ki,
öldürmemiz gerekir onu:
bıçak
batar
yaşayan etinin içine,
kırmızı
iç organlar
serin bir
güneş,
çok derin,
bitmez tükenmez,
yerleşir salatalarına
Şili’nin,
mutlulukla, evlenir
şeffaf soğanla,
ve kutlamak için birleşmeyi
biz
dökeriz
yağ,
başlıca
çocuğu zeytinin,
üstüne yarısına bölünmüş yarımkürelerin,
biber
ekler
parfümünü,
tuz, mıknatıslığını;
düğünüdür
günün,
maydanoz
asar
bayrağını,
patatesler
gayretle kaynarlarken,
rahiası
fırında kızaranın
vurur
kapıya,
geldi zaman!
gelin!
ve, gelin
üstüne masanın, orta noktasında
yazın,
domates,
yıldızı yeryüzünün, yinelenen
ve verimli
yıldız,
sergiler
kıvrımlarını,
kanallarını,
dikkate değer genişliğini
ve çokluğunu,
çekirdeksiz,
kabuksuz,
ne yapraklar var ne dikenler,
domates sunar
hediyesini
tutuşabilir renkten
ve serin bütünlükten.

PABLO NERUDA

Çeviri: Vehbi Taşar

The Ramen Girl

Amerika'nın bağrından kopup erkek arkadaşının peşinden Japonya'ya gelen Abby erkek arkadaşı tarafından terkedilir. Tokyo’da yalnız başına kalan Abby iyice yıkılmıştır, zaten sevmediği saçma sapan bir işte çalışmaktadır. Yağmurlu bi gecede, ağlayarak evinin tam karşısında bulunan Ramen lokantasına girer Abby ablamız. (Ramen Japonlara özgü, çeşitli et ve et suları, sebzeler, yumurta,ve noodle konularak pişirilen çorbamsı bir çeşit yemek bu arada)

Ramen şefi Maezumi ve karısı Reiko'ya derdini anlatmaya çalışır ama nafile... Her ikisi de tek kelime ingilizce bilmemektedir. Maezumi Abby'nin önüne bir tabak Ramen koyar, ilerleyen günlerde Abby yine kendini orada bulacak ve Ramen'in derdine şifa olduğunu görecektir. Huysuz Maezumi'den ustası olmasını ister, kapıdan girer bacadan çıkar, tuvalet temizler, bulaşık dağlarını yıkar, kendini bir şekilde Maezumi'nin mutfağına kabul ettirmeyi başarır. Başarır başarmasına ama Ramen'in kıvamını ve tadını tutturmak her babayiğidin harcı değildir. Bakalım Abby hayatta olduğu gibi yemekte de bazen eksik olan gizli maddenin ne olduğunu bulabilecek midir?




Yapım:2008 / ABD, Japonya
Tür: Komedi, Romantik
Yönetmen: Robert Allan Ackerman
Oyuncular: Brittany Murphy, Sohee Park, Daniel Evans
Hajime ınoue, Judai ıkeshitar

Perşembe, Ağustos 27, 2009


"Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.

Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.

Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!

Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!

Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!


Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.

Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.

Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Şurasını da unutmamalı:Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!

Bizim iftarımız da herkese açıktı.

Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:

- Rugan-i sade, kaç teneke?

Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:

- Un ne kadar olmalı?

Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!

Ben de söze karışırdım:Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!

İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağa¬zaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.

Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.

Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.

Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.

İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.

Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı:Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...

Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.

Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.

Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!

Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.

Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin! "

Refik Halid Karay,(Üç Nesil Üç Hayat, İnkılâp Kitapevi)