Çarşamba, Şubat 06, 2008


.. "Hep," dedi açlık cambazı, "aç kalmama hayranlık duymanızı istedim." "Zaten hayranlık duyuyoruz," dedi müfettiş, onu rahatlatmak istercesine. "Ama hayranlık duymamalısınız," dedi açlık cambazı. "Eh, öyleyse duymuyoruz," dedi müfettiş, "niye duymamamız gerekiyor peki?" "Zaten aç kalmak zorunda olduğum için, elimden başka türlüsü gelmez," dedi açlık cambazı. "Şuna bakın," dedi müfettiş, "niçin elinden başka türlüsü gelmiyormuş?" "Çünkü," dedi açlık cambazı, küçücük başını biraz kaldırıp, öpmek için uzanmışa benzeyen dudaklarıyla, söyleyeceklerinin hiçbiri boşa gitmesin diye, tam müfettişin kulağının içine konuşarak, "çünkü tadı hoşuma gidecek yiyeceği bulamadım. Bulmuş olsaydım, inan bana, ortalığı yaygaraya vermez, sen ve herkes gibi tıka basa yerdim."
Franz Kafka, Açlık Cambazı

Pazar, Şubat 03, 2008

"İhtiyar otlarını kaynattı, şimdi tencerenin içindekini iki toprak çömleğe
boşaltıyor. Buruk bir tadı var: Ne tuhaf, Avcılar'ın yeraltı dehlizlerindeki
görünmez mağara adamının bıraktığının aynı. İçtiğimde, yine duyularım
keskinleşiyor, aynı zamanda hoş bir huzur kaplıyor içimi."

Juan Goytisolo, Kapadokya'da Gaudi'nin Peşinde, Yeryüzünde Bir Sürgün

Perşembe, Ocak 31, 2008

Yemek Kültürünün Bilimkurgudaki Temsilleri

Otostopçunun galaksi rehberine göre, belli başlı her galaktik uygarlığın tarihi üç ayrı ve fark edilebilir aşamadan geçme eğilimidedir. Bu aşamalar; Hayatta Kalma, Sorgulama ve İncelikli düşünmedir; bir başka deyişle Nasıl, Neden ve Nerede aşamaları olarak bilinirler. Örneğin ilk aşama, “Nasıl Yiyebiliriz?” sorusuyla, ikinci aşama “Neden Yiyoruz?” sorusuyla, üçüncü aşamaysa “Öğle Yemeğini Nerede Yiyelim?” sorusuyla tanımlanabilmektedir.

Otostopçunun Galaksi Rehberi / Evrenin Sonundaki Restoran-Douglas Adams
Bilimkurgu edebiyatı ve sineması, bugün ve burada var olmayan, gelecekte veya farklı türden bir şimdi ya da geçmişte vuku bulması muhtemel bir düzeni tasvir etme çabasındadır. Ne var ki bilimkurgu, aslında tam da içinden çıktığı toplumun halihazırdaki meselelerinin tartışıldığı, eleştirildiği ve yadırgatıldığı bir laboratuar işlevi görür.Yeme alışkanlıkları ve yemek kültürü de bilimkurgu eserlerinde tartışılan bir mevzu olarak sık sık karşımıza çıkar. Her ne kadar yemek kültürü veya yemeye dair bir unsur, bilimkurgu eserlerinin (en azından benim bildiklerim arasında) hiçbirinin ana temasını oluşturmasa da hemen her eser, yemek, sofra adabı, kıtlık-kuraklık, bolluk-bereket ve lüks tüketim, lokantaların işleyişi ve standartlaşma, yemek üzerinden kontrol ve denetim, genetik-biyolojik olarak belirlenmiş yemekler, gelecekte beslenme sorunlarının nasıl üstesinden gelineceği gibi konulara dair, aralara sıkıştırılmış ama aslında çok da ilginç birçok ayrıntı ile doludur. Dolayısıyla yemek yemek, bilimkurgunun ütopik yahut distopik birçok türünde bir karın doyurma hadisesinin ötesinde aslında gayet toplumsal, tarihsel, siyasi ve sosyolojik açılımlar sunar. Bundan dolayı yemek kültürünün bilimkurgudaki temsillerine yönelik bir araştırma, bu konu üzerine yapılmış birçok tarihsel ve antropolojik araştırma gibi de değerlendirilebilir. Öte yandan bilimkurgu, geleceğe yönelik olması dolayısıyla, tüm bunlara ilaveten ayrıca bir uyarı, bir eleştiri ve yadırgatma imkanı sunar.

Yazının geri kalanı için tık tık
Kaynak: Davetsiz misafir/K. Murat Güney

Salı, Ocak 29, 2008

Şiir ve Sinek


Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah'ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah'ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür oh, kızım geliyor.
"Kızım geliyor İsmayıl efendi, duydun mu geliyormuş işte. Bak böyle yazıyor, oku da bak, nah işte mektubu, oğlun da okuyuverdi zaten, inanmazsan ona sor, yahut sen sormayı falan boş ver de İsmayıl efendi, koşuver ne olursun, çabucak koş git, bir kilo köftelik kıyma yaptır bana, al işte para, yeter mi, yeter yeter, sen köftelik de de, ben bir ekşilisini yapayım kızıma güzelcene, pek sever, aman maydanoz, maydanozu unutma İsmayıl efendi, bir de dereotu İsmayıl efendi kuzum, ha unutma dereotu, kendi kendime olunca, cin başıma, işte görüyor musun, hiçbir şeyler almaz oldum, aldırmaz da oldum, ye ye, yalnızlık; ne yiyeceksin, geçende makarnayı da size veriverdim zaten, bitiremedim, böyle tamtakır kurubakır bir ev oldu benim ev işte, sen bir kilo da şöyle en kırmızısından domates al bana, haa bir kilo da patlıcan kuzum İsmayıl efendi, söyle o meymenetsiz zerzavatçıya, Şükriye Hanım kızına imambayıldı yapacakmış deyiver de toparlansın kazıkçı pis, yine çekirdekli acı patlıcanları sokuşturmasın benim gibi birine, deyip kış turfanıdır, sokaktan toplamıyoruz parayı, bol keseden yaşamıyoruz, bir emekli maaşı bizimkinden, kime yetsin, kızıma mı, bana mı ha, ah Güler'im ah, kimbilir ne özlemiştir benim yemeciklerimi, ah okumak. Okumak. İyi. Güzel. Güzel de, koş git İsmayılefendi, hadi gecikmeyelim, yesin. İşte canım okusun kızım, amaaan dilim seydiyor, koş..."
Okumak. İyi. Güzel. Her an yüreğim ağzımda lakin. Hiçbir dakka şöyle rahatça gözlerimi yumamaz oldum, uykular zehir zıkkım, koş İsmayıl olasıca, ne kaldı şurda akşama, gebertme işte geberesice. Hay kızım, şu mektubu daha bir önce atsaydın olmaz mıydı, yollarda mı gecikti nedir, postalar da bir alem zaten hesap etsene, tam geleceği gün öğreniyorum geleceğini, ondan sonra hadi bakalım iki ayağın bir pabuca, yağ yok, un yok, et yok, seğirt dur artık, yetişebilirsen yetiş, zaten otur otur, ağırlaştım, yalnızlıktan iş güç tutmaz oldum, ha deyince toparlanıp kalkamıyorum ki… Bir güzel sofra kurayım yavrucuğuma, evine geldiğini anlasın bari çocuğum. Oh çok şükür, sağ salim ya, aman ne yapayım, neyi ne kadar yetiştirirsem o kadar artık, sağ salim gelsin de, girsin şu kapıdan içeri hele, off bacaklarım, kemik kemik, iki saat çözülüp açılmaz artık, hadi Şükriye, hadi gayret, kımılda, hiç aklında var mıydı, kızın geliyor işte…
Anaların, diyor Şükriye Hanım'ın kızı Güler, anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında-uyanıklıklarında ölülerimizi görür oldular bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler çocuklar, en çok onları anlatmalı. Hep anlatmalıyız, okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşamüstü, oh çok şükür sağ salim geldi bugün de, diyemeyen, her günün her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her günün her akşamüstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları, onları anlatmalıyız. Şiirleri onlar üstüne, onlar için yazmalıyız çocuklar. Anaları çocuklar, insanları çocuklar, tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı, onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.
Güler, bir akşamüstü ana evine vardığı zaman da, son yazdığı şiirinin en güzel şiiri olduğunu düşünüyor: Arkadaşlarım da onayladılar zaten, en katı kafalımız Zehra bile, ben şiirimi okuyunca, yurtta, benim şiirimi dinledi dinledi de, kirpikleri çipildendi, gözüne inen yaş perdesini gizledi. Sesi bulandı da, "Sağol Güler"i bile çatallı çıktı, anlamaz mıyım? Anaları, anaları şiirlerimizde onları da anlatıp, onlara da okumalıyız şiirlerimizi. Her şeyin içinde kendilerini de düşündüğümüzü bilsinler, başkaları da bilsin bunu, güzel olsun ama şiirlerimiz, en güzeli olsun; en çok buna çabaladım. Bir kutu çikolata, bir şişe kolonya, ya da üç metre kumaş. Yok ama benim bir şiirim var. Güzel olmasına özenilmiş bir şiirim. Evi onunla donatacağım. Annemi.
Şimdi, daracık bir mutfakta annesinin kan-ter içinde ekşili köfteyi terbiyeleyişine, tez elden soğusun diye imambayıldıyı bir tepsi suyun içine oturtuşuna bakıyor, onun açıklamalarını -savunularını- dinliyor Güler: "Tabii kızım, tabii, geciktim, buzdolabına da sıcak sıcak konulmaz ki, daha doğru dürüst kullanamadan bozuluverir, paltonu bile yaptıramadan biz, buna sıvanmıştık, yazık değil mi?"
Salatanın maydonozunu, dereotunu ince ince kıyıyor Şükriye Hanım, hiç olmadık bir sabırla, özene bezene, sızıldanarak bir yandan: Ah bak, sen gelmeden her bir şeyleri hazır edeyim dedim, yetişemedim, kaplumbağa gidişli İsmayıl efendiyle ne olacak zaten, olacağı bu. Elim mi ağırlaştı benim de, yapmaya yapmaya unuttum mu yapmasını? "Güler kızım, su zeytinyağı şişesini uzat hele." Yoksa belki heyecandandır, elim ayağıma dolanıyor, ay bak şişeyi kaydırıyordum nerdeyse, ilahi Şükriye karısı e mi, senden ne et olur, ne ocak, derlensene, işte kızın tam bir hafta seninle, tam bir hafta dizinin dibinde. "Bir hafta demiştin, değil mi Güler, mektebi kapamalarıyla?" Acaba bir kilo daha patlıcan alsak mı? Camları silsek mi?
Güler patlıcandan, camlardan habersiz, annesinin beş günü bir hafta yapıvermesine sevecenlikle gülümsüyor: Arayı şiirle kapatırım. Şiir unutturur ona bir hafta değil, beş gün kalacağımı, şiir onu sevindirir.
"Anne, bu kadar inceleme canım, hadi oldu, yeter, oturalım şöyle başbaşa, sana ben…"
"Ah" diyor Şükriye Hanım büyük bir çığlıkla, "Ah, acıktın tabii!" Güler, kızım, işte yine iğne iplik, avurtları iyice çökmüş, yurtlarda öyle, hısım akraba evlerinde kim bakacak ona tabii, kimse bakmaz, kim kımıldayacak onun için, kendi de bakmaz kendine zaten, nasıl baksın, yollayabildiğim para belli, benim durumum belli, o koca şehirde nasıl olur insan, nasıl doyunur? "Al, atıver ağzına sıcacık bir börek hadi, şimdi otururuz, sofraya ekmek koyduk mu biz?"
"Geldiğimden beri koşturuyorsun anne, ekmeği koydum" diyor Güler: Sesim hırçın cıktı, acıktığıma veriyor, mideme. Daha kapıdan girince ilk işim şiirimi okumak olsun anneme, şiirini onun, demiştim. Hadi çay, diye tutturdu, mutfağa seğirtti. Hadi limonata, diye tutturdu, mutfağa seğirtti, akan musluğu anlattı. Elimden gelmiyor, tamirciler ateş pahası, ya bir de buzdolabı bozulursa ne yaparım, diyor. On dakika, henüz bozulmamış bir buzdolabı için hayıflanip durdu: "Ya ölürsem ne olursun?" diyor. Kimin öleceği önden sırayla belli mi, artık sırası sekisi mi kaldi işin? Her şey durulsun, dinsin; şiir okuyayım ona, diyorum. Artık böyle olunca, dursun. Yemekten sonra. O zaman okurum.
"Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım."
Öyle ya, artık tamam. Artık tam sırası. Evi dip köşe temizledik. Annemin baş edemediği camları, kapıları sildim. Sürünüp giremediği yatak altlarının tozunu. Musluklar ovuldu. Yeniden yemekler pişti. Çürük sebzeler ayıklandı. Yerlerine yenilerini taşıdık. Üçüncü gün banyo sobası yakıldı. Kendimiz de temizlendik. Akşamın altısı oldu. Çayını demledim. Geciktik. Eline yününü aldı. Şimdi içi enikonu rahat artık. Evin her yanı yeni ovulmuş pirinç kaplar gibi pırıl pırıl. Su kapları dolu. Gaz tüpleri dolu. Artık kafasının takılıp kalacağı tek nokta yok. Ben de dişimi sıktım, iyi sıktım. Sabırla bu saati bekledim, üç gün önce kapıdan girince ben, gözü şöyle bir elime kaymadı mı, yarım kilocuk kaymaklı lokum getirdi mi acaba diye? Ona elim boş, büsbütün armağansız gelmediğimi anlayacak şimdi. Gerçekten ben belki günlerce hep bu an'a hazırlandım. Şu an'ın annemi için çalıştım. Şiirini geceler boyu ince bir nakış işler gibi, ona güzel bir hırka örer gibi işleyip ördüm, maydonozu, dereotunu pul pul kıyar gibi. Ben için için hep dedim ki, analara, analara, şiirler en çok onların uykusuz, tedirgin gecelerine, doğranmış yüreciklerine. Zaman benim yalnız annemi, yapayalnız yüklenilmiş tedirginliklerinden çıkarmama izin vermiyor olur mu? Onlara, onlara… Durma ovulmuş, parlatılmış eski bakır taslarına bir demet çiçek koymalıyız.
O zamandı. Üçüncü günüm. Şiirini, -şiirimi- çantamdan çıkardım. Tam başlıyordum: Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım. İçerde ve içimde şiirimi yeniden gözden geçiriyordum. İyi ki ilk gece ya da dün sabah, gaz tüpünü değiştirmeye koştururken o beni, aceleye getirmemişim, -musluğu İngiliz anahtarıyla gevşettim, kenevir sarıp sıkıştırdım, su sızması durdu- iyi ki o su, cız cız akarken okumamışım, iyi ki bu zamanı beklemişim, diyordum. Öyle. Güzel bir şiir bu. Musluğa keneviri sararken biliyorum, güzeli. İnsanların tarih boyu tek taşını, tek özverisini atlamamış, onların dolanık günlerine ufacık ufacık tığlarıyla karşı koyuşlarını atlamamış bir şiir. Güzel örülmüş, dört kıyısına da iğne oyalarından bir sıra biber çiçeği dikilmiş. Artık zamanı. Okuyacağım onu. İşte annem, oturmuş, yünü elinde, dingin. Benim de elim cebimde, kendi üstüne katlanmış bir kâğıtta; yanına gidiyorum. Açacağım, kendi üstüne katlanmış…
"Acaba dolaptaki imambayıldıyı da versek mi İsmayıl efendiye?"
Durduğum yerde durup kaldım. Elim cebimdeki, kendi üstüne katlanmış kâğıtta, kâğıttan birkaç milim uzaklaşmış olarak. Şiir benden kaçıyor. Hemen kavradım kâğıdı, cebimden çıkarıverdim. İşte şiir elimde. Görür görmez imambayıldıyı unutur sanıyorum.
"O kalan yemeklerle birlikte imambayıldıyı da verelim. Yemedin. Bari onlar yesinler. Üç gündür dolapta durup duruyor. Boşuna yer işgal ediyor."
Kalan yemekler, İsmayil efendiler, dolapta yer tutan imambayıldı zihnini kurcalayıp duracak. Şiirini iyice bir dinleyemeyecek. Şiir şiirsiz kalacak. En iyisi bunu da bitirmeli.
"Çok istiyorsan götürüp vereyim. İsmayil efendi kapının önünde oturup duruyor."
"İyi olurdu ya, yorulacaksın. Çağır gelsin, yorulma."
Yoruldum, doğru. Ama kendi de bitti. Boyna didindik. Şiir? Henüz yok. Çay demleniyor. Annemin bir tepsiye dizdiği yemeklerle imambayıldıyı asagi indirdim. İsmail efendiye verip döndüm. Yukarı, annemin yanına çıkıyorum. Şiirimden. Yok. Cayma. Şiiri duyunca anlar, sevinir. Hele kendisi için yazılmış olduğunu öğrenince.
"Çay koyayım mı?"
"Koy ya. Oturup içelim. Bir oh diyelim."
Üç gündür yanındayım, hep bu an'ı bekledim.
Böyle dedim ya, sanırım duymadı.
"Çay güzel demlenmiş" dedi, çay bardağını ona uzatırken ben. "Kendine koymadın mı?"
"Koydum. Getiriyorum."
Çayımı alıp karşısına oturdum. Az önce, imambayıldı nedeniyle yeniden cebime,-içeri- tıkıştırdığım şiirim var ya, şiiri, yani, orada bumburuşuk duruyor. Çıkarıp hışırtıyla düzleyeceğim. Artık okuyacağım. Pencereden üstümüze güzel bir akşam alacası süzülüyor. Şiirin duvarını, desteğini kurmaya hazır.
"Kuru kuru içme Güler, biraz bir şey ye kızım, bak orda pandispanya var" diyor. İspanya düşüyor aklıma. Kartpostallar, turizm acentalarının duvarları. İspanya. Annemin elinde plastik bir sinek öldüreceği, şıp diye sedirin kıyısına vuruyor o zaman.
"Nerden çıktı bu? Onca da dikkat ediyorum. Eve sinek sokmamaya çalışıyorum, bu saatte bile çekilip gitmiyorlar baksana."
Ah, İspanya! Gitmeli. Batması uzun süren güneşler. –İnsanları böyle uzun süre yalnız bırakmamalı. Sanki bile isteye kaçıyoruz onlardan, sonra da avuçlarımızda şiirlerle geliyoruz, titizliği ondan arttı, öyle olmasaydı, sana bir şiir okuyacağım anne, dediğim sıra alt kata verilecek imambayıldıdan söz etmez, tek bir kara sinek peşine düşmezdi.- Belki ne dediğimi anlamadı annem. Gözlerini de, plastik sinek öldüreceğini de tümüyle karasinek peşine takması ondandır.
"Uzat bakayım ayaklarını şöyle. Bir de sigara yak. Sana anne, tamam mı, senin için yazdığım bir şiiri okuyacağım şimdi."
Öyle ya, bu da var: Okuyacağım şiirin herhangi bir kimsenin, herhangi bir kimseye herhangi bir şiiri olduğunu sanmasın. Bizim şiirimiz bu.
Yüzünde uçuk bir pembelik. Batan gün, akşamın külrengine erguvan tozlarını serpiyor.
"Benim için öyle mi?"
Sevindi. Pembelik. Ellerim çok kıpırtılı. Şimdi ona sunuyorum işte, lüks lambasının gömleğini dağıtmadan, toz etmeden, işte başlıyorum.
"Bu masa oraya yakışmadı. Yarın duvarın dibine çekelim mi? Oda daha genişler hem."
Doğru. Oda çok dar. İspanya'yı geriletip pandispanyadan alıyorum bir lokma. İçimi bastırsın. Şurama saplanan bir kurşun parçasını, şu lanet kılçığı içerlerime itsin.
"Simdi çekeyim istersen?"
"Yok, yok. Sen yemeğin altını söndür de, onu yarın çekeriz. Ocağı söndür, yahninin altı tutmasın, canım et, ağız tadıyla ye bari…"
Ocağı söndürdüm. Çayı bitmiş. Yenisini koymak istedim.
"Şiir okuyacaktın ya, çayın acelesi yok" diyor.
Şiir yere düşmüs, biber çiçeklerinin birazı solmuş, artık çok kötü olacak okumam, biliyorum. Yine de en büyük özlemim, dileğim kaç yerinden dilim dilim bölünmemiş, gün batmamış, odada yalnız daha koyu bir külrengilik kalmamış gibi –İspanya'mı anlamasın- geri oturuyorum karşısına. Şiiri yerden kucağıma taşıyorum, biraz sırtım ağrıyor, ya da bir yerim, ama başlıyorum. Annemin elinde plastik şiir öldüreceği. Gözü bir yastığın üstünde. Bekliyorum. Sinek öldüreceğini yastıktaki sineğe nişan almıştı çünkü: Kızıma konma!
Bekliyorum. Plastik şeyi pat diye vurdu sonra yastığa.
"Hay Allah!" dedi.
Yine kaçırdı sineği.
Sonra işte, bir süre bekledik. Yaaa çocuklar, uzun süre bekledik.
Ah, diyor Şükriye Hanım, ah İsmayıl efendi, apar topar kalkıp gitti, bir hafta dedi, üç günde gitti, mektebi açılıverdi, ne var açılıvermeseydi, artık İsmayıl efendi, yeniden bekle de bekle, şurada yatarken, üç gün, geceleri bir uyanıyordum, şuramda bir rahatlık duyuyordum, hayırdır inşallah ne oldu, birden bakıyordum İsmayıl efendi, tabii ya, kızım yanımda, şimdi yine say dakkaları, say, sabah olmaz, gördün ya çöpe dönmüş, biraz toparlansın dedim, yedirdim içirdim çok şükür, lakin şu karasineklere de bir çare bulmalıyız İsmayıl efendi, rahatsızlık veriyorlar, getirdiğin domateslerin ise yarısı çürük çıktı inan, söyle o pis zerzevatçıya, burnumuzun dibinde karasineklerini çekiyoruz bir de, olmaz böyle İsmayıl efendi, olmaz! Ah sahi! Bak, tüh! Bir şey mi unuttuk biz? İçim öyle diyor.

Adalet Ağaoğlu

Pazar, Ocak 27, 2008

Lynn Bianchi Photography

"We celebrate and ritualize, our sensuality and humanity around a meal at the table. Yet, we seem unable to accept those bodies which show the excessive effects of such pleasure."

Lynn Bianchi'nin fotoğraf çalışmaları Amerika'da pek çok müzede sergileniyor


Az rastlanır menüler

Hayatı boyunca 3500'den fazla menü biriktiren Oscar Tschirky'nin (1866-1943) menü kolleksiyonu ölümünden sonra Cornell üniversitesi kütüphanesine bağışlanmış. Diğer örnekler için tık tık



Cornell University Library-Rare Menu Collection

Cuma, Ocak 25, 2008

BÖREKÇİDE


Cenab-ı Hak gani gani rahmet eylesin; peder hamur işini pek severdi. O kadar severdi ki gün geçirmezdi; gözlemesinden tut da külbohçası, altüst böreği, su böreği, fincan böreği, lalanga, yassı kadayıf, tel kadayıf, piruhi, tatar böreği, yufka pilavı, hamur çorbası, saray lokması, mantı, baklava, ekmek kadayıfı, şekerpare, sarığı burma, tulumba, hurma yer; Tanrı'nın günü yaptırırdı. Mübaret yerdi de bir kere bismillah deyip de çorbadan girişti mi et, dolma, sebze, zeytinyağlı, sağ yağlı, paça, tatlı, tuzlu, pilav demez, hoşafta kaşığı temizlerdi. Yemekten sonra çubuğunu yakar, sade kahvesini içerdi.Hiç unutmam, böyle bir kış mevsimiydi. Kar yağmış. Bahçe üstünde asma odadayız. Ortada lenger mangal tepeleme dolu. Kahve ibriği kenarında. Annem de öksürük olmuş, ılhamur kaynatıyordu.Peder de yeni Trabzon mektupçusu olmuş. Ya gitti, ya gidecekti. Malum ya! Eski adamlar biraz titiz olurlardı. Meğer aşçı mutfağı temiz mi tutuyor, yoksa alabildiğine mi gidiyor diye kurmuş. Rahmetli "tekerlekleri çevir" diye işaret etti. Çevirdim. Çubuğu elde fırladı. Yetmişbeş seksen vardı ama yine dimdik yürürdü. Eski satranç yünlü takke başında, bir karış tüylü kürk sırtında, yırtmaçlı Üsküdar alacısı üstünde, belinde şal... "Nereye" diye kim soracak? Kimin haddi?... Az öksürdü. Sofradan işittik. Biraz sonra bizim Arap geldi: "Büyük bey aşağı iniyor." dedi.Beş dakika, on dakika, yarım saat, bir saat, bir buçuk saat bekledik gelmedi. Bana da merak oldu. Odadan da sıkıldım. Yavaş yavaş indim. Kulak verdim ki aşçı ile konuşuyor: "Senin nene lazım, bir daha çevir!" diyor. Ne olsa beğenirsin??...Mutfağa inmiş, bakmış aşçı hamur açıyor. Tahtanın başında beklemiş. Bol maydanozla, peynirle tepsiye koydurmuş. Tam bir tarafı iyice kızarıp aşçı çevirdi mi o katı aldırıp çatır çatır yiyor, bir daha çevirtiyor. "Çevir Mehmet, kopar Mehmet!" diye böreği bir hale getirmiş ki, harcını tutacak ancak bir iki yaprağı kalmıştı... Beni görünce gülümsedi: "Tam zamanında yetiştin, gel bakayım karşıma geç!" diyerek tepsiyi hamur tahtasının üstüne koydurttu: "Oğlum senin börek dediğin mutfakta yenir. Babam da öyle yapardı." dedi.İşte o zaman, bu zaman, benim de canım börek istedi mi evde isem mutfakta, sokakta isem dükkanda yerim... Fakat siz hiç yemiyorsunuz, buyurunuz a!... Çarşı börekleri soğumaya hiç gelmez.

Ahmet Rasim

Memleket hasreti


...

Halam sağ olsa da, sesim duysaydı
Ceplerime köftür, iğde koysaydı
(Şunda yi) diyerek alma soysaydı
Cevizi de dişle kırmak istiyom.

Bir de gitsem teyzem beni görseydi
İçi çökelikli dürüm dürseydi
Hele azıcık da sızgıt verseydi
O an pirzolayı yermek istiyom.

Dayım gilden acık köğtür aldırsam
Emmim gilden armıt kak'ı buldursam
Ceblerime şak leblebi doldursam
Töhmeleyip, uşgur kırmak istiyom.

Söğürmelik bir et çıksa satırdan
Höşmerimle mantı gitmez hatırdan
Kuşluk leyin hedik gelse tandırdan
Çölmeğin içine girmek istiyom.

Bir hağbe kemeyi yüklesem sırta
Çıksam bir alamaç yapacak sırta
Beş göğ suvan, üç kaynamış yımırta
Yufka ekmeğinen dürmek istiyom.

Bunları her daim arzular özüm
Memleket mahsulü vücuda lüzum
Tokaloğlu kaysı, dirani üzüm
Tek, yemeyim, şöyle dermek istiyom.

Bir düğün olsa da bir kayın gitsek
Dokuz butlu tavuk lafını etsek
Dam pilavı, gelse yesek tüketsek
Davullu zurnalı dernek istiyom.
...

Bağ bozumu üzüm haftına batsak
Bekmez kazanına ayvalar atsak
Boranıynan damla şiresi datsak
Arı soksa, çamır sürmek istiyom.

Üç arkadaş şöyle bir bahça bulsak
Çalpıdan atlayıp, bir üzüm yolsak
Sağbısı dutsa da, bir rezil olsak
O datlı günlere ermek istiyom.

Kırşehir’li halk ozanı Şemsi Yatsıman (1923-1994)

Çarşamba, Ocak 23, 2008

HARDALNAME


Ne budala şeymişim meğer,
Senelerden beri anlamamışım
Hardalın cemiyet hayatındaki mevkiini.
«Hardalsız yaşanamaz.»

Bunu Âbidin de söylüyordu geçende.
Daha büyük hakikatlere
Ermiş olanlara.

Biliyorum, lâzım değil ama hardal
Allah kimseyi hardaldan etmesin.
Orhan Veli Kanık

Alice Statler Kütüphanesi San francisco menüleri kolleksiyonu için tık tık
Bugün çöl Arapları arasında yaşamakta olan bazı âdetler, bir arada yemek yemenin oluşturduğu bağlayıcı gücün dinsel bir etmen olmadığını, ama bu yemekten sonra oluşan karşılıklı borçların yeme ediminin sonucu olduğunu kanıtlar. Bir Bedeviyle birlikte bir lokma yiyen ya da sütünden bir yudum içen bir kimsenin artık ondan bir düşman olarak korkmasına gerek yoktur, onun koruma ve yardımına her zaman güvenebilir. Birlikte yenen yemek bedende kaldığı kabul olunmakla birlikte, bu sonsuza kadar süremez. İşte bunların anladıkları birlik bağı düşüncesi bu kadar gerçekçidir; güçlenmesi ve sürmesi için yinelenmesi gerekir.

Fakat ortaklaşa yeme ve içmeye yüklenen bu bağlayıcı güç nereden çıkıyor? En ilkel toplumlarda tek koşulsuz ve sürekli olan bağ, akrabalık bağıdır. Bir topluluğun bireyleri her zaman birbirinin yanında ve birbirine bağlıdır. Akrabalar, yaşamları ortak bir yaşamın ayrı ayrı parçası sayılabilecek derecede birbirlerine maddi olarak bağlı sayılan bir insan öbeğidir. Bu akrabalardan bir birey öldürülürse, oymağın kanı akmıştır demezler, kanımız akmıştır derler. Oymak ilişkisini anlatan İbrani sözü şudur: "Sen benim bel kemiğim ve etimsin". Öyleyse akrabalık ortak bir özde birleşme anlamına gelir. Akrabalık yalnızca bizi doğuran ve sütüyle besleyen annemizin özünün bir parçası olmamızdan ileri gelmez, sonraları yenen ve vücudu yenileştiren besin aracılığıyla da akraba olunur ve bu akrabalık güçlendirilir: Bir kimse diğer bir kimsenin tanrısıyla birlikte yemek yerse, onun da kendisinin özünden olduğu söylenir; onun için yabancı sayılan bir kimseyle birlikte asla yemek yenmez."

Sigmund Freud - Totem ve tabu
Resim: Andre von Morisse, "Pink Freud"

Perşembe, Ocak 17, 2008

ÇİLİNGİR SOFRASI


Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, uç.

Adalet, musavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.


Metin Eloğlu
(İlhami Soysal, Türk Şiiri Antolojisi'nden)

Cumartesi, Ekim 20, 2007

Bir masa


Bize bir masa ayır Yankimu
Aleksandra´mla benim için
Bir masa.
Üstü çiçeksiz
Örtüsü gazeteden
Şarabı aşktan
Hem hülyadan.
Aleksandra´m mızıka çalsın
Siyaha çalar parmaklarıyla
Güftesi bayağı şarkılar
Adi havalar.
Meyhane acı zeytinyağı koksun
Sen hoşnut ol Yanakimu.


Sait Faik Abasıyanık
“When we no longer have good cooking in the world, we will have no literature, nor high and sharp intelligence, nor friendly gatherings, no social harmony.”

Marie-Antoine Careme

Cumartesi, Ağustos 25, 2007

MEDENİYET

Şu haline bak da utan
Ne okuma bilirsin ne sayı
Ne üstünde var ne başında
Ne midende ne kursağında
Bari gel de görgünü arttır
Medeniyet öğren ayı.
Yemek masası nedir, peçete nedir,
Çatal bıçak nedir gör!
Giymek şart değil ya,
Ayakkabı gör, gömlek gör,
İngiliz kumaşı gör, naylon çorap gör,
Jartiyer bile görsen faydası var.
Tarak deyip de geçme
Saçını tara da gör
Kafan nasıl işlemeye başlar.
Kanalizasyon gördün mü sen hiç?
Gel de kanalizasyon gör,
Yemek şart değil ya,
Döner kebap gör, su böreği gör,
Ekmek gör be ekmek,
Ne görsen faydası var!

Melih Cevdet ANDAY

TECELLİ


Nedir bu benim çilem
Hesap bilmem
Muhasebede memurum
En sevdiğim yemek imam bayıldı
Dokunur
Bir kız tanırım çilli

Ben onu severim
O beni sevmez


Oktay rifat

Cuma, Temmuz 27, 2007

KADEH


Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay Rifat

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

"Şüphe yok ki Ermeni şivesiyle patlıcan tavası, fakat İstanbullu Türk ağzıyla patlıcan kızartması dediğimiz lezzetli yemek, yine edebi tabirle 'sehli mümteni'dir (kolay ve sade göründüğü halde yapılması güç). Lakin sıcak sıcak, diri diri yenilirse... Öyle lokantalarda adet olduğu üzere, saatlerce evvel tavadan alınmış, tabakta ve camekanda pörsümüş, ölmüş olanının ne tadına, ne yoğurt sürülmüş buruşuk, gevşemiş kocakarı yüzüne bakarım. Tavadan çıkar çıkmaz, kızgın yağ henüz cildinin üzerinde habbelenir ve fışırdarken yenilirse, zaten yoğurda ihtiyacı yoktur. Kendine has, yarı mantar, yarı dana külbastısı o güzel kokusunu ve lezzetini yoğurtla bozmak, sarımsakla kapatmak reva mıdır? Külde pişmiş patlıcanı şu tarzda yerim: Ateşten, olduğu gibi kabuğiyle önüme getirirler; bıçakla ortasından boylu boyuna yarar, sırtı alta gelmek şartiyle tabağa bütün heybetiyle sererim; üzerine tuz, karabiber ve zeytinyağı... İşte güzel, ılık, çeşnili, iştah verici dumanı, buğuyu o zaman görünüz!"


"Kapuska, yemek meraklısı evlerde başka türlü yapılırdı: İri bir baş lahananın şeklini bozmadan içini ustalıkla oyarlar, bir kısmını çıkartıp yerine yağlı et parçaları yahut pastırma dilimlerikoyarlar, kapatırlar, güvecin ağzını da hamurlayıp küllü ateşte ağır ağır, tıkır tıkır, saatlerce bırakırlardı: Zamanı gelip de açtınız mı, bakardınız ne lahananın lahanalığı, ne de pastırmanın pastırmalığı kalmış.. Hepsi ilik!.."


"Beyoğlu'ndaki Balıkpazarı'nın birkaç yerinde cilalı mermer tezgahlar ve yalaklar üzerine dizilmiş barbunyalara bakarken, memnuniyetlerini gözlerinden okurum: Oh derim, bunlar nasılsa layık oldukları mevkii alabilmişler.. Balıkları çürümüş sepetlerle çinko yalaklara koymaklığımız ve paslı çengellere asmaklığımız doğru değildir. Taze bir kalkan balığı, bence, o misilsiz eti şerefine antika masa saatleri gibi cam kavanozlara konmağa, yahut Holivut yıldızıymış gibi yatağına krep jorjetten bir cibinlik takılmaya layıktır.. Taze balık kokusu.. Bu, o kadar güzel, iştah açıcı, kuvvet kamçılayıcı, enerji hayat arzusu verici bir orijinal rayihadır ki, henüz bir parföm şişesinde niçin yer almamıştır, şaşarım.."


"Ufacık iken başımdan bir yassı kadayıf meselesi geçmişti. Birgün sofrada yassı kadayıfı tabağıma koyarlarken, 'ben onu sevmem, yemem' demiş bulundum.. 'Peki olur a!' dediler amma iki dakika sonra yüreğime bir pişmanlıktır çöktü; gözümü tabaktan alamıyordum, bol cevizi, koyu tatlısı, ibrişim gibi hoş püskülleriyle yassı kadayıf gittikçe gözümde letafet kesbediyordu.. Fakat 'Vazgeçtim, yiyeceğim!' demeye izzeti nefsim bir türlü müsaade vermiyordu. Yutkuna yutkuna kalktım, içim hüzün dolu odadan çıktım.."

"Çilek bence meyvelerin menekşesidir. Menekşe kadar mahviyetkar (alçakgönüllü), menekşe gibi rayihalı, menekşe kadar aceleci ve naziktir. Baharla beraber çıkar, az sürer, itina ister, insanların sevgililerine verecekleri en mutena çiçek muhakkak ki menekşedir, bir demet menekşe.. Fakat bir sepet çilek de verebilir. Çilekle menekşede saf, derin aşkların rayiha ve hatırası saklıdır. Çok zengin bir adam olsaydım yazı masamın üzerinde daima bir demet menekşe ve yemek masamın üzerinde de bir tabak çilek bulundururdum ve isterdim ki sevgilimin vücudu menekşe ve ağzı çilek koksun."





Refik Halid Karay

Salı, Haziran 05, 2007

Casanova’nın Aşk Mönüsü

Gelmiş geçmiş en ünlü çapkın olarak bilinen Casanova tüm yaşamı boyunca ülke ülke dolaşıp, değişik maceralara atılır. Siyaset ve edebiyat çevresinin önde gelenlerinin sofrasında ve yatak odasında o vardır. Kadınları ayartıp kalbini çalan en ünlü kadın avcısı Casanova için aslında aşk ve yemek bir bütündür. Âşık olduğu kadınları etkilemek için istiridye, kum midyesi mantar, av eti, ternöv usulü pişirilmiş mersinbalığı, sıcak çikolata kokulu peynirler, şarap ve şampanya gibi afrodizyak etkisi yüksek yiyecekler kullanır. Tutkuları hayatına yön verir Casanova’nın. Sevdiği kadının saçının bir buklesini alıp toz haline getirerek kurabiye hamuruna katar ve bundan büyük bir haz duyar. Böylece "tapındığı" kadının bedeninin bir parçası kendi bedenine geçmiştir.


"Kazanova, 50’li yaşlarında İtalya’ya döner ve Salerno’da iki genç kıza, Armellina ve arkadaşı Emilia’ya tutulur. Nihayet bir gün onları operaya götürmeyi başarır. Operadan sonra da kızlara bir ziyafet çeker. Sofrada tam 100 tane istiridye vardır. Kızlar sofradan çok etkilenir. ‘Açlıktan ölmek üzere olan aşkım, ağzımı kıskanıyordu’ diye anlatıyor anılarında Kazanova. İstiridyeleri birbirlerinin ağzından kaptıkları neşeli bir yemek yenir... Birkaç gün sonra yine buluşup bir istiridye ziyafeti çekerler. Kazanova bir handa iki oda ayırtır, birinde geniş bir kanepe olmasını ayarlar. Mersinbalığı ve trüfle içilen şaraplar ve şöminenin ateşi, kızların kürklerini çıkartmalarını sağlar. İstiridyeleri ağızdan yeme oyunu tekrar başlar." Sonrasını ise Kazanova şöyle anlatıyor: "Emilia’nın ağzındaki istiridyelerden biri, göğüslerinin arasına düştü. Emilia istiridyeyi almaya kalkınca, oyunun kurallarını hatırlatarak korsesinin bağlarını açıp istiridyeyi düştüğü yerden kendi dudaklarımla almam gerektiğine ikna ettim. Onu soymama itiraz etmedi, istiridyeyi öyle bir aldım ki, bu sırada istiridyemi bulup çiğneme ve yutma zevkleri dışında başka zevkler aldığımı hissettirmedim."



"Bedensel haz kültü, hep en önemli şey olmuştur benim için. Hiçbir zaman hayatımda daha önemli bir şey olmadı. Hep öbür cinsiyet için yaratıldığımı düşündüm, onun için de hep onu sevdim ve elimden geldiği kadar kendimi sevdirdim. Yemek yemenin verdiği hazlara da tutkuyla bağlandım. Merakımı cezbeden her şeye hayrandım."

"Kadın cinsi tıpkı beslenmek için gerekli yemekler kadar faydalıdır erkeğe. Erkek, aslında tek bir yemekle doyabilecekken, çeşitli şekillerde hazırlanmış yüzlerce yemek ister. Aslında bu çeşitlerin verdiği doygunluk aynıdır ama erkek bunu ancak yedikten sonra hisseder. Yiyip bitirdiği çeşitli yahnilerin her birinden ayrı bir keyif alır. Aynısı aşk hazzı için de geçerlidir. Her kadın diğerinden farklı bir yahnidir. Sonuç aynıdır, ama erkek bunu iş bittikten sonra anlar. Bunun adına kararsızlık denir. Olabilir, ama bu kararsızlık yemek düşkünlüğüne benzer. İnsan hem yemek, hem aşk konusunda yanılabilir, ama aldığı haz konusunda yanılmaz. Çünkü bu haz her seferinde gerçekten farklıdır."

Casanova’nın Aşk Mönüsü - Eva Eckstein / Everest Yayınları

Salı, Mayıs 29, 2007

Mutfak Çıkmazı

Tahsin Yücel’in 1960 yılında ilk basımı yapılan ilk romanı ‘Mutfak Çıkmazı’ kontrolünü kaybeden ve saplantıya dönüşen bir tutkuyu anlatıyor.
Bir zamanlar kasabanın en zengini olan Divitoğlu ailesi, yoksul düşmesine rağmen kasaba halkından hâlâ büyük saygı görmektedir. Ailenin son umudu İlyas, Cumhuriyet’in ilk yargıtayında üye olan dedesinin izinden gidip hukuk fakültesini kazandığında aile zar zor denkleştirdiği parayla İlyas’ı İstanbul’a gönderir. İlyas Emel isimli bir kıza âşık olur, evlenme teklif eder, reddedilir ve içindeki tutku yön değiştirerek yemek yapma aşkına dönüştürür ve İlyas’ın hayatını alt üst eder. Artık birbirinden güzel yemekler yapma tutkusu sevgilisini, ailesini, okulunu ve yargıç olma hayalini unutturmuş, yaşamının tek anlamı yemek olmuştur.
“Ama kendisi de biliyordu: bunlar anlamlarını yitirmiş sözlerdi! Her şey yitirmişti anlamını, her şey değişmişti, bitmişti artık, çırpınmak, üzülmek boştu, saçmaydı. Yitmeyen, bitmeyen bir tek şey vardı, bu da mutfaktı, bu çiftlik mutfağı. Bir lokanta mutfağı bile değildi, birkaç kuruş para bile getirmiyordu. Ama olan olmuştu bir kez: her şeyi bu mutfaktı işte, yaşamı bu mutfaktı! “

Salı, Mayıs 15, 2007

Anne ve mutfak


"mutfak her zaman olduğu gibi loştu. Ocağın üstünde porselen demliğin içinde demlenen çayın kokusu çevreyi sarmıştı." Annenin mutfağından uzaklaşalı uzun yıllar geçmiştir oysa, yaşadığı zamanın gerçekliğine döner tekrar, "içine girdiğim dünya hiçbir zaman gerçekten verilmemişti bana. Annemin mutfağındaki o sonsuz sevgi hiçbir zaman gerçekten verilmemişti bana. Annemin mutfağındaki o sonsuz sevgi ve eli açıklık yoktu burada. Bir yabancıydım sanki. Bir süs. Bir gün bir mahkeme sonrası geldiğim gibi hızla çıktım o dünyadan. Küçük mutfak, duvara astığım at nalı; fotoğraflarım, her şey geride kalmıştı."

Nazlı Eray- 'Ekmek Arası Rüya'

Cumartesi, Nisan 28, 2007

Atatürk ve yemek



"Mutfakta 8 aşçıydık. Atatürk'ü çok göremezdik. Arada bir mutfağa iner 'Nasılsınız' diye hal hatır sorardı. Dolmabahçe'de olsun, Çankaya'da olsun asla
tek başına yemek yemezdi. En az 30-40 kişilik yemek yapardık. "
"Atatürk neredeyse sabaha kadar çalışırdı. Sabahları ise mutlaka iki yumurta ile yapılmış omlet yerdi. Mutlaka iki yumurta ve beyaz peynir olacak! Her sabah omletini ben yapardım. Arada bir 'Soğuk olmuş' deyip geri gönderirdi. Tekrar omleti hazır eder, garsonlara verirdim. Çok titizdi. Asla soğuk yemezdi. "

"Mutlaka kuru fasulye olacak. Atatürk'ün en sevdiği yemek kuru
fasulyeydi çünkü. Ne zaman isteyeceği belli olmadığı için, biz her sabah mutlaka
kuru fasulyeyi hazır ederdik. İster Çankaya Köşkü'nde olalım, ister
Dolmabahçe'de, mutlaka yapardık. Yapardık ve yemezse döker sabah tekrar
yapardık. Hatta trenle seyahat ettiğimizde bile ilk işimiz kuru fasulye
yapmaktı. "
"Dolmabahçe'ye gittiğimizde ıstakoz bile bulup hazırlardık o zaman.
Hatta kılıç balığı bile bulunurdu. Tabaklara büyük özen gösterirdik. Bamyalar
bile tabaklara tek tek dizilirdi. O denli güzel görünürdü."

"Bursa-Yenişehir'e trenle yola çıktık. Atatürk'ün programı var. İnip
yerleşeceğiz, araba göndermişler. Yola çıktık, ama ne olduysa araba devrildi.
Aşçıbaşı 150 kiloluk bir adamdı. Üzerime devrildi. Neyse zar zor arabada nefes
almayı başardık. Bizi çıkardılar. Ama dışarı çıktık, 'Atatürk yemek istiyor'
diye birileri geldi. Trene nasıl yetiştiğimizi hatırlamıyorum. Meğer Atatürk
kızmış, trene binmiş ve gidiyoruz demiş."

"O zaman aylığım 20 liraydı. Çok iyi paraydı tabii. Atatürk'ün yanında
çalıştığımızı duyan herkes çok büyük ilgi gösterir, çekinirdi. Askerlik
yoklamasına gittiğimde 'Atatürk'ün aşçısı' diye herkes duymuş, herkes sessiz
bana karşı. Şimdi çıkıp Cumhurbaşkanı'nın yanında çalışıyorum desem kim
ilgilenir? "

"Dolmabahçe'deydik. Atatürk Yalova'ya gitti. O gün sabahtan çalışmaya
başladık. Krema hazırlıyoruz. Ocağın üzerine tencereleri koyduk ve diğer işleri
yapıyoruz. Çok ısınmış. Derken bir patlama. Bütün İstanbul birbirine girdi,
'Dolmabahçe yanıyor' diye. Bacadan ateş çıkmış ama büyük bir şey değil. Hemen
itfaiye geldi, çıkıp baktılar. Bunun için kaç defa ifade verdik sayısını bile
unuttum. Atatürk'e de ulaştırmışlar tabii. Eyvah şimdi kızacak diyorduk ama
Atatürk bize kızmadı. "

Ulu Önder Atatürk'ün, 1931-1935 yılları arasında aşçılığını yapan Halit Atay’ın anılarından
...
“Atatürk'ün sofrasından hepimizin ruhunda ve dimağında nice derin, tatlı ve ibret verici anılar, yaşama ve insanlığa dair, nice değerli dersler kalmıştır.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

“Atatürk’ün sofrası umumi karakteriyle bir bilginler sofrasıydı.”
Hilmi Uran
“Sofrasının çok muntazam olmasını isterdi. Sofrasına otururken her şeyin yerli yerinde, düzgün halde bulunmasına bilhassa ve bizzat dikkat ederdi. Sofranın tanziminde, sofra örtüsünde, tabaklarda, çatal bıçaklarda bir çarpıklık, bir yanlışlık görürse bunları bizzat düzeltir, ondan sonra sofraya otururdu.”
Kılıç Ali

“Bu bir içki ve cümbüş sofrası değildi. Dostları ile hatta düşmanları ile sohbet ve tartışma meclisi idi. (..) Pek azı zevk ve eğlence meclisi olmuştur. Saatlerce pek ciddi şeyler okur veya yazardık. (..) “Türk dili ve Türk tarihi meselelerinin, onun sofrasında tam bir fakültelik zaman tutmuş olduğunu tahmin ediyorum.”
F. Rıfkı Atay


"Şu bilinmelidir ki, Gazi Paşa'nın sofrası asla bir işret alemi yeri, bir vakit geçirme, bir zaman öldürme yeri değildi.. O bu sofrayı adeta bir okul haline sokmuştu. Dünya sorunlarının, yurt sorunlarının, ilmin, felsefenin, sanatın, insanlık idealinin ve uygar Türk Ulusu'nun geleceğinin sabahlara kadar tartışıldığı bir okuldu bu sofra... Aydınlıklarla, iyi niyetlerle dolu bir sofra."
Sabiha Gökçen
1925 yılından ölümüne dek Atatürk’ ün sofrabaşılığını yapmış olan ve soyadını Atatürk’ ten alan İbrahim Bey anılarından:

“Atatürk’ün sofrası, sofradan çok bir okula benzerdi. Sofrayı hazırlarken nasıl çiçekle süslemeyi ihmal etmezsem tabakların, bıçakların yanına mutlaka birer bloknot ile kalem yerleştirmeyi de hiç unutmazdım. Yemek odasının bir köşesinde de okullardaki gibi bir de kara tahta bulunurdu. Tebeşiriyle silgisiyle o da sofranın bir parçasıydı. Belki şaşanlar olurdu ama o karatahtaya ben bile çağrılmıştım.

Biz sofrayı hazırlarken, Atatürk’ün davetlileri de genellikle bilardo odasına alınırlardı. Bazen Atatürk davetlilerini bilardo oynarken karşılardı. Bilardoyu çok oynardı. Davetliler tamam olunca da: ‘Buyurun, isterseniz sofraya oturalım’ diyerek ev sahipliği yapardı. Sofrada konuşulan, yada tartışılan konular, çoğu kez şafak sökünceye kadar sürebilirdi. Tartışılan konuyu ise, düşüncelerini öğrenmek istediği misafirlerine:

‘Beyefendi, siz bu konuda ne buyuruyorsunuz?’ Diye sorardı. En uzun konuşmaları bile sabırla dinlerdi. Sonra da bir başka misafire dönerek: ‘Ya siz ne diyeceksiniz acaba? Ya da sizin bir diyeceğiniz var mı’ diye sürdürürdü.

Kısaca, sofrasında bulunanların gözlemleriyle de belirtmeye çalıştığımız, Atatürk’ün sofrasına çağırılanlar; elbette O’nun değer verdiği kişilerdi. Çoğu kez kalabalık bir topluluğu oluşturan bu kişiler; hepsi kendi alanlarında otoriter isim yapmış kimselerdi”

...
“Atatürk, sofra ne kadar kalabalık olursa olsun, bütün konukları ile tek tek ilgilenir, onların eksiklerini görür, isteklerini hemen fark ederdi. İçki içerken mezelere el sürmez, sadece leblebi yemekle yetinirdi. Leblebiyi, derin bir çanaktan sağ elinin üç parmağı ile alır, teker teker ağzına atar, sofrada yabancı yaksa, leblebiyi havaya atar ağız ile yakalardı.

Güzel bir fikir söyleyen, ya da güzel bir espri yapan oldu mu, elindeki birkaç leblebinin bir yada ikisini bu arkadaşının avucuna koyarak beğenisi açıklardı.Sevdiği yemekler: Etsiz kuru fasulye(Atatürk buna “yağlı fasulye” derdi), pilav, omlet, karnıyarıktan hoşlanırdı. İçki ne kadar uzarsa uzasın yemek yemez, içki bittikten sonra yemeğe otururdu.”

İsmet BOZDAĞ
...
“Sabah kahvaltısında; çay, kahve içiyor, fazla bir şey yemiyordu. Soğuk ayranla, bir dilim ekmek yerdi. Bazen bir kase yoğurt yer, sonra sütlü kahve içerdi.Öğle yemeği: Bir iki dilim ekmek yerdi. Etsiz kuru fasulye, pilav çok sevdiği yemekti. Kuru fasulyeye, yağlı fasulye derdi. Ayran ve limonata içiyordu. İki dilim ekmeği ayrana batırarak yiyordu. Yoğurt da ayrıca yiyordu. Kuru fasulyeye okulda alıştım demiştir. Kışla yemeği, askerî yemek sayılmıştır kuru fasulye. İkindi üzeri ekmeksiz bir bardak ayran içerdi. Sofradan genellikle doymuş olarak değil, aç kalkarmış.
Akşam yemeği: Akşam yemeğinin ayrı bir önemi var. Konuklarıyla birlikte yiyordu. Devlet görevi akşam yemeklerinde devam ediyordu. Omlet seviyormuş, özellikle gece geç saatlerde acıkınca peynirli omlet yermiş. Sahanda yumurta da severmiş. Etli taze bamya de sevdiği yemeklerden. Karnıyarık da severmiş. Onu pilav karıştırarak yermiş. Haşlanmış kuşkonmaz da sevdiği bir yemek. Enginarı hiç yememiş. İstediği halde hiç yiyememiş. Hastayken enginar yemek istemiş. Hatay'dan ısmarlamışlar. Fakat kendisi komaya girmiş ve yiyememiş. Ara sıra fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesinden istediği olurdu. Tatlılarla arası pek iyi değilmiş. Ama gül reçeli severmiş. Kahveyi orta şekerli içermiş. 10-15 fincan içermiş. Her gün 40-50 sigara içermiş. Meyvelerden kavun seviyormuş. Kavrulmuş, tuzlu leblebi, fıstık da sevdiği yiyeceklerden. Soğan, sarımsak, pastırma gibi kokulu yiyecekleri sevmiyormuş. İçkilerden rakı ve bira içiyordu. Sofrasında çeşit bol değilmiş. Köşkte hazırlanan yemekleri yiyordu. Sarhoşluktan hiç hoşlanmadığı söylenmektedir.
Çocukluğunda annesinin yaptığı Selanik'in ıspanaklı böreğini çok severmiş. Seyahatlerinde gittiği yerlerde kendisine ikram edilen yörenin yemeklerini zevkle yermiş. Ama bunlar O'nun sürekli yediği yiyecekler değildi. Kırşehir'de çorba, hindili pirinç pilavı, su böreği, karışık turşu ve meyve ikramları ile karşılaşmıştır. Kırşehir'in su böreğini çok beğenmiş. Kaman'da sahanda yumurta, yoğurt, balbaşı, pekmez ve meyve yemiş. Kızarmış tavuk, bulgur pilavı da orada ikram edilen yemekler arasındadır. Kaman'da ikram edilen yoğurt ve pekmez karışımı bir tatlı olan balbaşı pekmez dürüm yada sokum biçiminde yufka ekmekle yenir ki Atatürk bu yiyeceği de sevmiş. Adana'da severek yediği yemekler şunlardı: Bamya dolması, patlıcan hünkâr beğendi, güveç, sini köftesi, domatesli pirinç pilavı, hanım göbeği tatlısı. Tarsus'ta baklava yemiş ve ayran içmiş. Ayrıca çok miktarda marul yemiş. Siroza yakalanıp halsiz düştüğü günlerde tatlı yemesi gerektiğinde Yanya tatlısı ve irmik helvası çok hoşuna gitmişti. Konya'da kendisine sedirler saç böreği ve Höşmerim denen kaymaklı tatlı ikram edilmiş ve Atatürk bu özel yiyeceklerden memnun kalmıştı. Özellikle belediye başkanının evinde hanımı bu yemekleri O'na ikram etmiştir.

Prof. Dr. Mahmut TEZCAN

Cuma, Nisan 06, 2007

Chocolat

"Luc Clairmont: [at confession] Each time I tell myself it's the last time, but then I get a whiff of her hot chocolate, or...
Madame Audel: ...Seashells. Chocolate seashells, so small, so plain, so *innocent*. I thought, oh, just one little taste, it can't do any harm. But it turned out they were filled with rich, sinful...
Yvette Marceau: ...And it *melts*, God forgive me, it melts ever so slowly on your tongue, and tortures you with pleasure. "
Chocolat, 2000

Salı, Nisan 03, 2007

Yemek ve içmek üzerine


Marriage Feast at Cana-Hieronymous Bosch

SONRA han sahibi yaşlı bir adam söz aldı, bize Yemek ve içmekten söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:
Olabilse de yeryüzünü saran buhur ve bitkiler gibi aydın­lıkla beslenerek yaşanabilse yalnız.
Ama değil mi ki, yemek için öldürmek ve susuzluğunu gi­ dermek uğruna, yeni doğmuş bebeği bile anasının sütünden mahrum etmek zorunda kalıyorsun, öyleyse bırak da bu davra­nışın bir tapınma görüntüsüne bürünsün.
Bırak da sofran herkesin ortaklaşa yemek yediği bir sofra olsun. Bil ki, böyle bir sofraya katılanların içi, ormanların ve ovaların bilinen o saf temizliğinden daha saf ve temiz olur.
Bir hayvanı öldürdüğünde içinden şunları geçir:
"Seni kesip öldürten güç, günü gelince beni de öldürecek ve ben de senin gibi tüketileceğim."
Seni benim ölümcül ellerime gönderen yasa, beni de daha güçlü bir ele teslim edecek.

Senden ve benden akacak kanlar, ölümsüzler alemindeki ağa­ cın köklerine inen birer damladan başka bir şey değildirler."
Bir elmayı dişlediğinde de içinden şunları geçir:
"Tohumların benim vücudumda boy atacak,
Senin geleceğinin tomurcukları, benim yüreğimde yeşere­ cek,
Senin kokun, benim soluğum olacak,
Ve her mevsimi birlikte karşılayıp, birlikte kutlayacağız."
Mevsim sonbahara erdiğinde, bağından üzümleri toplayıp da cendereye doldurduğunda, içinden şunları geçir:
"Ben de sizler gibi bir asmayım ve benim yemişim de bir gün toplanıp aynı cendereye doldurulacak,"
Ve tıpkı yeni bir şarap gibi sonsuzluğun fıçılarında sakla­nılacağım."
Mevsim kışa erdiğinde, hazırladığın şarabı içerken, doldur­ duğun her kadeh için yüreğinde bir şarkı olsun.
Ve o şarkıda, sana hasat günlerini, üzüm bağını ve cende­reyi anımsatan sözcükler bulunsun

Halil Cibran

Pazartesi, Nisan 02, 2007


“...let me eat, or else take your government again; for an office that will not afford a man his victuals is not worth two beans.”
Miguel de Cervantes, Don Quixote

Supper at Emmaus


Supper at Emmaus-CARAVAGGIO

Çarşamba, Mart 28, 2007


“Bread, milk and butter are of venerable antiquity. They taste of the morning of the world.”
Leigh Hunt (1784-1859), The Seer

Simply breakfast


Salı, Mart 27, 2007

Oysters/ İstiridyeler


“As I ate the oysters with their strong taste of the sea and their faint metallic taste that the cold white wine washed away, leaving only the sea taste and the succulent texture, and as I drank their cold liquid from each shell and washed it down with the crisp taste of the wine, I lost the empty feeling and began to be happy and to make plans.”
.................Ernest Hemingway, A Moveable Feast
"I will not eat oysters. I want my food dead - not sick, not wounded - dead. "
................Woody Allen

Salı, Mart 20, 2007

Mide Bir Masal Diyarıdır


"Sürekli başıma geliyor, orada burada okurlardan çok iyi yemek yaptığıma dair tahminler işitiyorum. "Mutfakla aranız epey iyi olmalı" diyorlar, "bu kadar detaylı yemek tarifleri yapabildiğinize göre, siz de hayli iyi bir aşçı olmalısınız..." Aşçı mı? Oysa ben hani şu yumurta dahi kırmakta zorlananlardanım. Ömrü hayatımda ne bir kap yemek pişirmişliğim var, ne mutfağa girmeye kalkışmışlığım. İzlemeyi severim ben, görmeyi gözlemlemeyi okumayı ve araştırmayı severim. Velhasıl, yemek sözkonusu olunca teorim alabildiğine sağlamdır, sağlam olmasına da, pratik resmen sallantıda.

Yemek benim için seyirlik bir malzeme. Bir tutku. Bir saplantı. Bundandır Bit Palas ı yazarken İstanbul şehrini bir dilim yaş pasta gibi algılamam. En altta bir kat mezarlık, ölüler ve geçmiş, üzerine bir kat asfalt, modernitenin katları, aralarında Batılılaşma kreması... Katbekat komşular, koşuluklar, sırlar ve hikayeler... Bundandır yiyeceklerin romanlarımda salt bir dekor değil, başlıbaşına bir tema ve kimi zaman metaforlar olarak kullanılması. Yemek ile ilişkisi gayet "normal" ve her daim "sosyal" olagelmiş insanlara bunu anlatmak çok zor, biliyorum, ama yemek bazen bir hınç işidir, tutku işidir, saplantıdır, sanattır.

Eğer düzenli bir aile yapısı içinde büyüseydim farklı mı olurdu kestiremiyorum. Seyrederdim onları uzaktan. Sabah-öğle-akşam... Aile yuvalarında yemeğin bir ritmi ve sosyalliği vardır. Sofra kurulur, beraber yenir, sofra toplanır. Ne zaman, ne kadar ve ne yeneceğine ekseriya anne karar verir. Ben böyle büyümedim. Mesela gelirdim okuldan, Madrid de, ev boş, yalnızım geç vakte kadar, açardım koca bir paket cips, bir de incirli yoğurt ve geçerdim televizyonun karşısına, yemek sadece abur cubur, yemek tek başına yapılan bir şey, yemek bir sır, yemek bir yalnızlık çığlığı idi benim için çocukluğumda.

Zamanla sosyalleştim belki ama yemek ile aramdaki o duygusallık-kadınlık-yalnızlık üçlemesi hiç değişmedi. Kimi kadınlar yemek aracılığıyla hınçlarını alırlar. Toplumdan ve kendi bedenlerinden... Kimi kadınlar yemek aracılığıyla yaratmanın ve yıkmanın tadına varırlar. Onların hikayelerini yazdım romanlarımda. Bulimikler, anoreksikler kadar yemek metaforlarını da sıkça kullandım. Çünkü aslında ben yazıyı yenilebilir kılmak istiyorum. Her kitap bir sofra. Kimi yerlerde katılaştı ekşidi hikayeler, kimi yerde bir parmak bal kadar tatlı, kimi yerde akışkan şerbet kıvamında, kimi yerde ağulu bir acı, hüzün, öylesine...

Kelimeleri tadılır kılmak isterim gizliden gizliye. İsterim ki okur için bir ziyafet olsun her kitap, otursun masaya tek başına, alsın içine, tatsın, yesin ve doysun. Kelimeleri değil sadece, harfleri de tek tek tatsın, içine alsın ve değişsin kimyası onun da, tıpkı yazarken benim kimyamın değiştiği gibi...

Yemek ciddi mesele benim nezdimde. Kimbilir belki bir gün pişirmeyi de öğrenirim... "



*"Mide bir masal diyarıdır.
Hudut boylarını çikolatadan muhafızlar bekler.
Muhafızları yiyince, hiçbir engel kalmaz rejimi bozanın önünde. Uçsuz bucaksız ve yasaksız bir alemin kapıları açılıverir hududu geçince. Mide bir masal diyarıdır. Ve o masal diyarı boyunca insan ile hayvan, zarif ile kaba, güzel ile çirkin, uygar ile vahşi, çekici ile iğrenç arasındaki mesafe topu bir lokmacıktır. O da çabucak ham yapılır." s: 167

"Elli yaşlarında/ elli pare top atışıyla/ sızım sızım/ acısını kutlamakta/ her parede şıkıdım şıkıdım/ göbek atmakta/ evli barklı/ üç çocuk anası/ susuz limonlar gibi memeleri/ erken kurudu rahmi/ oysa sevmezdi kanını/ aklının ucundan geçmezdi/ özleyebileceği/ ama çabuk kabullendi/ zaten o hep öyleydi/ hep munis/ ve de suspus/ kimse ondan âlâ pişiremezdi/ ıspanaklı kol böreğini/ bir kaşığa dokuz mantı sığdırırdı/ kalem inceliğinde sarardı/ yaprak sarmasını/ inci gibiydi yazısı/ okuldayken yani/ o zamanlar her şey ne iyiydi/ ılık bir süt misali/ boğazından aşağı iniyordu hayat/ içini ısıtarak/ o zamanlar/ herkes etrafında pervane/ emrine amade/ sonradan kocası olacak hergele/ en çok da o/ nasıl da dolanırdı peşinde/ hergele lafı az bile/ bunca seneden sonra/ hiç utanmadan/ yaşına başına bakmadan/ sen kalk da/ mis gibi yuvanı/ gül gibi karını/ boyunca çocuklarını/ et feda/ hem de kimin uğruna/ kızı yaşındaymış valla/ yosmanın teki/ hevesi geçince/ parasını yiyince/ haydi yallah/ kışkışlayacak bizimkini/ sık dişini/ zaten erkek kısmının/ aklı sonradan gelir başına/ dayan çocukların hatrına/ hem, tek sen misin sanki/ hepimiz geçtik bu yollardan/ az ceviz kırmadı rahmetli babam/ hiç ses çıkardım mı bunca zaman/ farzet ki/ kızılcık şerbeti/ geçecek elbet/ geçmeli/ her şey gibi/ bu da geçip gidecek/ elbet dönecek/ diz çöküp af dileyecek/ senden âlâ yapabilir ki/ ıspanaklı kol böreğini/ hem kim sığdırabilir/ dokuz mantıyı bir kaşığa/ o şırfıntı mutfağın yolunu bilir mi sanki/ onun mahareti başka/ öylelerinin kadınlığı kibrit ateşi/ sönüverir yataktan çıkınca/ oysa sen/ senin kadınlığın dillere destan/ hem..." s: 8-9

"Tığ gibiydi babaanne. Öyle yavaş çiğnerdi ki lokmaları, dişsiz ağzında tel tel çözülerek tadını çoktan yitiren yemeğini nihayet yuttuğunda, ne yediğini unutmuş olurdu. Zaten bir önemi de yoktu. Yemek seçmek nankörlüktü. Öyle derdi. Öyle derdi ve zaman zaman, bile bile kötü pişirirdi yemekleri. Bazen hiç tut serpmez, bazen de acıyı basar ya da gıdım yağ koymazdı. Çocuk her şeyi yemeye alışmalıydı. Tabii, yememeye de." s: 183

"Mide bir masal diyarıdır. Kırk gün kırk gece boyunca dolup taşan ziyafet sofralarında som altından kadehlerle kuş sütü ve devasa kazanlarla çorba dağıtılan, ırmaklarından semavi şaraplar akan, şelalelerinde ölümsüzlük iksiri çağlayan, dağlarının doruklarından sıhhat balı damlayan bir edebi saadet diyarı. Ve bunun ne kadar boş olabileceği anlamak için, mamasından aldığı her kaşıkta gülücükler dağıtan gürbüz bir bebeğin mutluluğunu görmek yeter.

Mide bir masal diyarıdır. Her kırkıncı günün sonunda kırkıncı kapıdan çıkıveren ejderhanın ağzından püskürttüğü ateşle kül edip, ambarlarında tek bir buğday tanesi, sarnıçlarında tek bir su damlası bile bırakmadığı; yedişer senelik kuraklıklanı bereketini kuruttuğu ve kara ormanlarında kötü kalpli büyücülerin kazan kazan maraz kaynattığı bir ezeli lanet diyarı. Kimsenin doymak nedir bilmediği, kemirgen açlıklar diyarı. Ve bunun ne kadar korkunç olabileceğini anlamak için, ölüm döşeğinde yediğini kusan yaşlı ve hasta bir adamın ızdırabını görmek yeter.

Mide bir masal diyarıdır.
Ve her masal gibi, arka bahçesinde sırlanır." s: 197-198



*Elif Şafak, Mahrem, Metis Yayınevi, İstanbul, 8. basım, Kasım 2004
Kaynak: http://www.elifsafak.us/

Kişisel not: Gel de bu kadını sevme...

Cuma, Mart 16, 2007


“'When you wake up in the morning, Pooh,' said Piglet at last, 'what's the first thing you say to yourself?' 'What's for breakfast?' said Pooh. 'What do you say, Piglet?' 'I say, I wonder what's going to happen exciting today?' said Piglet. Pooh nodded thoughtfully. 'It's the same thing,' he said.”
........................A. A. Milne, The House at Pooh Corner

Campbell's Soup Can-Andy Warhol


Campbell's Soup II -Andy Warhol


Cream of Mushroom Soup-Andy Warhol


Portfolio of Ten Silkscreens-Campbell’s soup II


Campbell's Chicken Noodle Soup Box-Andy warhol

Çarşamba, Mart 14, 2007

Supper at the House of Burgomaster Rockox


Frans Francken II

Yalnızlığa Düşkünlük


Akşam yemeği yiyorum biraz, aydınlık pencerede.
Oda kararmış gökyüzü görünüyor. Dışarı çıkınca
geniş kırlığa götürür dingin yollar az sonra.
Göğe bakıyor ve yiyorum - kimbilir şimdi
kaç kadın yemek yiyordur - gövdem dingin;
sersemleştiriyor gövdemi iş ve her kadın.

Dışarıda akşam yemeğinden sonra, yıldızlar gelip
geniş ovanın toprağına dokuncaklar. Yıldızlar
canlı, değersiz ama bu bir başına yediğim kirazlar.
Göğü görüyorum. Biliyorum ama paslı çatıların
arasında parıldayan ışıkları ve altında yapılan
gürültüleri. Koca bir yudumla bitkilerin ve ırmakların
tadını alıyor kendini her şeyden ayrı duyan gövdem.
Biraz sessizlik yetiyor, her varlık kendi gerçek
yerinde duruyor, gövdemin duruşu gibi.

Sessizliğin uğultusunu dağıtmaksızın benimseyen
duygularımın önünde her varlık yalıtılmış.
Damarlardan geçen kanımı bildiğim gibi
her varlığı karanlıkta bilebilirim.
Tüm varlıkların akşam yemeği, koca bir suyun
otların arasında aktığı yerdir ova.
Kımıltısız yaşıyor her bitki ve her taş.
Bu ova üzerinde yaşayan her varlığın damarlarını,
beni besleyen besinleri dinliyorum.


..................................Cesar Pavese

Salı, Mart 06, 2007



'Everything in the room is eatable, even I'm eatable, but that's called cannibalism.'

................................... Johnny Deep as Willie Wonka

Pazartesi, Mart 05, 2007


“Tufan yatıştıktan sonra yiyecek bir şeyleri olsun istemişti. Sular altında geçirilen beş buçuk yıldan sonra sebze bahçelerinin çoğu süpürülüp gitmiş; geriye kala kala sadece pirinç tarlaları kalmıştı. Bu yüzden çoğumuz da Nuh'un gözünde iki ayaklı, dört ayaklı ya da bilmem kaç ayaklı müstakbel yiyeceklerden başka bir şey olmadığımızı biliyorduk. Şimdi olmasa bile, daha sonra; bizler olmazsak, çocuklarımız. Tasavvur edebileceğiniz gibi, hoş bir duygu değildi bu. Nuh'un Gemisi'nde bir paranoya ve korku atmosferi hüküm sürüyordu. Bundan sonra sıra hangimize gelecekti acaba? Bugün Ham'ın karısının hoşuna gitmeyecek olursanız, yarın akşam yahniniz yapılmış olabilirdi...”

...............................Julian Barnes-101/2 Bölümde Dünya Tarihi

Perşembe, Mart 01, 2007


"Mr Leopold Bloom ate with relish the inner organs of beasts and fowls. He liked thick giblet soup, nutty gizzards, a stuffed roast heart, liverslices fried with crustcrumbs, fried hencods' roes. Most of all he liked grilled mutton kidneys which gave to his palate a fine tang of faintly scented urine."

"Mr. Leopold Bloom kasaplık hayvanların sakatatıyla kümes hayvanlarının iç organlarını büyük bir iştah ile yedi. İçine ciğeri kıyılmış koyu kıvamlı tavuk çorbasına, yenilmesi kıtır kıtır taşlıklara, fırında yürek dolmasına, dilinip ekmek kırıntısına bulanarak kızartılmış karaciğere, morinabalığı yumurtasının tavasına bayılırdı. Hepsinden çok, damağını belli belirsiz yakan hafif idrar kokulu koyun böbreği ızgarasını severdi.”

...............................James Joyce / Ulysses