Salı, Aralık 30, 2008

Politiki kouzina/A Touch of Spice/Bir Tutam Baharat(2003)



İstanbullu bir rum olan Fanis ile büyükbabası arasında özel bir bağ vardır. Küçük Fanis'in baharat dükkanı işleten büyükbabası adeta baharat ve yemek tutkunu bir filozoftur ve hem yemekleri hem de hayatı tatlandırmak için gereken sırları bir bir açıklar Fanis'e... 1964'te ailesiyle birlikte Yunanistan'a sürgün edilen Fanis İstanbul’u, büyükbabasını ve geride bıraktığı çocukluk aşkı Saime'yi asla unutmaz. Ailesinin ısrarına rağmen mutfaktan çıkmayan ve büyüyüp dört dörtlük bir aşçı olan Fanis, yemek yapma becerisini çevresindeki insanların hayatına tat katmak için kullanır. 35 yıl aradan sonra kendine özgü yemek felsefesine sahip olan büyükbabasının ölümü üzerine Atina’dan doğduğu şehre, İstanbul'a geri döner Fanis. Tek tek anılarına dokunur, ilk aşkını bulur ve bunca yıl kendi yaşamında eksik olan baharatların farkına varır.
"Bir Tutam Baharat" aynı zamanda filmi yöneten ve senaryosunu yazan Tassos Boulmetis'in hayat hikayesinden izler taşıyor. İstanbul'da doğan ve yedi yaşında Yunanistan'a giden Tassos Boulmetis 40 yıl aradan sonra İstanbul'a döndüğünde bu filmi çekmeye karar vermiş...Selanik Film Festivali’nde 8 ödüle birden layık görülen film, Türk ve Yunan toplumlarının ortak yemek kültüründen tatlar, astronomi ve gastronomi arasındaki bağlantı, yemek, aşk, ayrılık ve yaşam üzerine keyifli bir masal anlatıyor bizlere...

"Fanis: Appetizers are similar to stories which tell of far away journey's flavours and aromas seduce your senses and prepare you for an adventurous journey. That's why the Greek word for return conceals within it the word turn, which conceals within it the word food. "

Pazartesi, Aralık 29, 2008


“Hoş, bütün dolmalarda, kabak, yaprak, domates, patlıcan, biber, balık, tavuk dolmalarında bir şaşkınlık ve memnuniyetsizlik hali vardır; bilmem bu cihete siz de dikkat ettiniz mi? Bana öyle gelir ki sebze, balık veya tavuk, hiçbiri, hatta kaz ve hindi bile dolma olmaktan memnun değildirler. Öyle içlerinin açılarak birtakım ecnebi maddeler ile tıka basa doldurulması istiklâl ve millî fikirlerini rencide ettiğinden midir, yoksa yabancılar tarafından ve izdivaç vadiyle haysiyeti ihlâl edilmiş zavallılar gibi karınları şişirilmiş ve münasebetsiz bir şekle sokulmuş oldukları için midir, ne, her cins ve her nevi dolmada muhakkak bir teessür ve tahayyür hali sezilir”
Refik Halit Karay

Cuma, Ağustos 01, 2008

Çörek





Bir varmış, bir yokmuş, yedi çocuklu bir anne varmış. Günlerden birgün, ağızları tatlansın diye çocukların, un almış, taze sütle karıştırmış, tereyağıyla yumurta da katıp bir güzel hamur yoğurmuş. Hamuru koymuş tavaya. Tavayı sürmüş ocağa. Çörek başlamış kızarmaya, kızardıkça da mis gibi kokmaya. Duyunca mis gibi kokuyu, yedi çocuğun yedisi de başlamışlar yalvarmaya(Kitabın Girişinden)

Çörek, Norveç Masalı, Ataol Behramoğlu
Gendaş Kültür / Dünya Masalları Dizisi





...

Ve bilmezdim
annemin yaşantısındaki
renkliliğin yalnızca
raflarda dizili
kavanozların içindeki
reçeller olduğunu.

Sunay Akın

Salı, Temmuz 15, 2008

KURUYEMİŞLİ YAZMA


Bir akşam kuruyemişçiye gider, kuruyemiş alırsın. "Ayrı mı olsun, karışık mı?"diye sorar satıcı. "Karışık"dersin: biraz beyaz leblebi, tuzlu fıstık, badem, Şamfıstığı (kabuklu; kabuksuzu çok pahalı), biraz da fındık-tuzla kavrulmuş. Satıcı kesekağıdını doldurur, sallar, içindekileri iyice karıştırır.Evde, kesekağıdını büyücek(yeterli büyüklükte) bir-cam- kaba boşaltır, içkini koyar, çalışma masana oturursun. Önce leblebileri teker teker ötekilerin arasından seçer, avucunda toplarsın- bir yandan yer, bir yandan içersin (-bir yandan da yazacağını düşünürsün). Kapta hiç leblebi kalmadığından emin olunca(iyice karıştırırsın kabı, emin olmak için; emin olmalısın), fıstıklara geçersin, onları da teker teker seçer, toplar, birer birer, kabuklarını kültablasına ayıklayarak yersin; onlar bitince (iyice emin ol), bademleri, onların da kabuklarını ayıklayarak(hepsi ayıklanmaz; ayıklanmayanlarını öyle, kabuklarıyla yersin; sonra Şam fıstıklarını seçer(kabuklarını tırnağınla açarak (kabukları açılmayanları yemez; kültablasına atarsın) - o arada, yazacağını düşünmeye epey uzun ara verirsin); en son da, pek sevmediğin fındıkları yersin; zaten yalnız onlar kalmıştır kapta; onları ayıklaman gerekmez- bu arada içkin de bitmiştir.Yaşamı anlamaya başlamışsındır. (-Şimdi ne yazacağını biliyorsun.)
Oruç Aruoba, de ki işte

Cuma, Temmuz 11, 2008


Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos bir gün sarayına dönerken seyyar tezgahında meze satan bir kadının yanından geçti. Ansızın sıcak çorbadan içip lahanadan da bir lokma yemeyi çekti canı. Hizmetkârlarından Anzas, açlıklarına gem vurmanın daha iyi olacağını söyledi: Saraya vardıklarında bol, doğru dürüst yiyecek olacaktı. Ona sert sert bakan Manuel, canı ne çekerse onu yapacağını söyledi. Dosdoğru satıcı kadının elindeki, sevdiği çorbayla dolu kâseye doğru ilerledi. Eğildi, çorbayı açgözlülükle içti, ayrıca bol bol da sebze yedi. Sonra cebinden bronz bir stater çıkarttı ve adamlarından birine uzattı. "Bunu bozdur," dedi. "Hanıma iki oboloi ver, diğer ikisini de bana iade etmeyi unutma!"
Bizans'ın Damak Tadı : Kokular Şaraplar Yemekler -Andrew Dalby,Kitap Yayınevi

Çarşamba, Temmuz 09, 2008



Kuniko Maeda ve Food-art çalışmaları

Le Sorcier, Rene Magritte


Young girl eating a bird, Rene Magritte

Şeftaliler üzerine yapılan belki de tek şarkı :)



Presidents of the United States of America tüm şeftali severler için söylüyor;

Peaches

Movin' to the country, gonna eat a lot of peaches
I'm movin' to the country, I'm gonna eat me a lot of peaches
I'm movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Peaches come from a can, they were put there by a man
In a factory downtown
If I had my little way, I'd eat peaches everyday
Sun soaked in bowls just in the shade

Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, I'm gonna eat a lot of peaches
I'm movin to the country, gonna eat a lot of peaches
Movin' to the country, gonna eat a lot of peaches

I took a little nap where the roots all twist
Squished a rotten peach in my fist
And dreamed about you woman
I poked my finger down inside, makin' a little room for a ant to hide
Nature's candy in my hand or can or a pie

Millions of peaches, peaches for me
Millions of peaches, peaches for free
Millions of peaches, peaches for me
Millions of peaches, peaches for free

Look Out!

Perşembe, Haziran 05, 2008


"Crepe Day" (La Chendaleur), Le Petit Journal'dan, Şubat 1911
O zamanlar Fransa'da 2 şubat günü Krep Günü olarak kutlanırmış. O gün sağ elinizde bir altın tutarken, sol elinizde tuttuğunuz tavadaki krebi havada salladıktan sonra yakalayabilirseniz yıl boyunca zengin olacağınıza inanılırmış :)

Salı, Mayıs 27, 2008


Kraliçe: "-Oda hizmetçim olmayı istersen, seni seve seve yanıma alırım," dedi, "haftada 2.5 lira veririm, gün aşırı da reçel."
Alice kendini tutamayıp güldü. "-Ben sizin oda hizmetçiniz olmak istemedim ki, hem reçel de sevmem," dedi.
Kraliçe: "-Çok güzel bir reçeldir," dedi.
Alice"-Öyle bile olsa, canım bugün hiç reçel yemek istemiyor."
Kraliçe: "-İstesen de bugün yiyemezsin," dedi, "dün yiyebilirdin, yarın da öyle. Gel gelelim, asla bugünün reçelini yiyemezsin burada."
Alice: "-Arada bir bugünün reçelini yeme sırası da geliyordur mutlaka," dedi.
Kraliçe: "-Hiç gelmez," dedi, "çünkü yalnız günaşırı reçelidir bu. Anladın mı?"
Alice: "-Hiç bir şey anlamadım valla,"dedi, "kafam karmakarışık oldu."
Kraliçe tatlılıkla: "-İşte geriye doğru yaşamanın sonucudur bu," dedi, "çünkü geriye doğru yaşamak başlangıçta, insanın biraz başını döndürür."
Through the Looking Glass-Lewis Carrol

Cuma, Mayıs 23, 2008


Thanksgiving, John Currin, 2003

Salı, Mayıs 13, 2008

Vatel (2000)

Olayımız 1671 yılı Nisan ayının son günlerinde Fransa, Conde Prensi'nin Şatosu'nda geçer. Maddi bir çöküntüde olan ve artık yaşlanmakta olan Conde Prensi'nin sadık ve emektar hizmetkarı François Vatel (G.Depardieu) zorlu bir görevle karşı karşıyadır. Fransa kralı XIV.Louıs'nın ilgisini çekip, Hollanda üzerine yapılacak askeri operasyondan kazanç sağlamayı uman prensin ve şatosunun geleceği kral ve mahiyetini ağırlamak için düzenlediği, üç gün üç gece sürecek görkemli şenliğin başarısına bağlıdır. Bu başarıyı getirecek olan kişi de Vatel'in ta kendisidir. Vatel şenliğin mükemmel olması için gece gündüz bir hizmetçiler ordusu ile çalışarak olağanüstü bir ziyafet menüsü ve Kralı eğlendirmek için çeşitli gösteriler hazırlar. Fakat Bu arada Vatel, bizzat kral ve kraliçenin himayesindeki Anne de Montausier'in (Uma Thurman) cazibesine kapılır. Anne de bu ilgiye kayıtsız değildir. Şenlik dolu dizgin devam etmekteyken üçüncü günün akşamı yemekte sunulacak olan balığın gelmemesi üzerine ortalık karışır...

Yapım : 2000, Fransa / İngiltere , 99 dk.
Yönetmen: Roland Joffé


Perşembe, Mayıs 08, 2008

Woman On Top-Üstteki Kadın (2000)


“Hayatınızın tadı kaçmaya başladıysa, ona bir çay kaşığı heyecan, bir tutam macera ve bir çorba kaşığı da aşk ile tat katmaya ne dersiniz?”

Brezilya'da kocası ile bir restoran işleterek yaşayan Isebella kocasının kendisini aldatması üzerine fırsatlar ülkesi Amerika'ya gitmeye ve çok iyi bir şef aşçı olmaya karar verir.Hazırladığı yemekle bütünleşerek, duygularını yemeğe katan güzeller güzeli Isebella'nın şansı yaver gider ve "Passion Food" isimli bir televizyon programı yapmaya başlar.Kocası Toninho'nun da peşinden gelmesiyle birlikte olaylar gelişir.Yemek,aşk ve tutkuyla dolu keyifli bir komedi.

Filmin hazırlık aşamalarında Penelope Cruz'un Madrid’e giderek aşçılık dersleri aldığı biliniyor.
Yapım : 2000, ABD

Çarşamba, Mart 19, 2008

Böyle yerdi Zerdüşt

"Entelektüelleri heyecanlandırmak, akademisyenleri galeyana getirmek için büyük bir düşünürün daha önce varlığı bilinmeyen bir eserini keşfetmek gibisi yoktur. Bazı ender bulunan 19. yüzyıl düello yaralarını tedarik etmek amacıyla yakın geçmişte Heidelberg'e yaptığım yolculukta, tesadüfen böyle bir hazine buldum. 'Friedrich Nietzsche'nin Diyet Kitabı' diye bir kitabın varolduğu kimin aklına gelirdi? Kitabın orijinalliği bazı aşırı titiz insanlara biraz şüpheli görünse de, eserin üzerinde çalışanların çoğu başka hiçbir Batılı düşünürün Platon'la Pritikin'i bağdaştırmaya bu kadar yaklaşamadığı konusunda hemfikir. Yağın kendisi bir madde, bir maddenin özü ya da o özün bir durumudur. Büyük sorun kalçalarınızda toplandığında başlar. Sokrates öncesi felsefeciler arasından Zeno kilonun bir illüzyon olduğunu ve bir insanın ne kadar çok yerse yesin, her zaman hiç mekik çekmeyen birinin yarısı kadar şişman olacağını belirtmişti. İdeal bir beden arzusu Atinalıların takıntısıydı. Aiskylos'un kayıp bir oyununda, Klitemnestra öğünler arası atıştırmayacağına dair ettiği yemini bozup, artık mayosuna sığmadığını fark ettiğinde kendi gözlerini oyar. Kilo sorununu bilimsel terimlere tercüme eden Aristo'dur. 'Etik'in ilk parçalarından birinde bir insanın çevresinin belinin ölçüsünün pi sayısıyla çarpılmasıyla elde edilebileceğini belirtir. Bu bilgi ortaçağa, Aquinas birkaç menüyü Latince'ye çevirinceye ve gerçekten iyi istiridye barları açılıncaya kadar yeterli oldu. Dışarıda yemeye kilise hâlâ sıcak bakmıyordu ve vale parkı rüşvet günahı sayılıyordu. Bildiğimiz kadarıyla Roma İmparatorluğu açık sıcak hindili sandviçi ahlaksızlığın en yüksek noktası olarak gördü; birçok sandviç kapalı kalmaya zorlanıyordu ve ancak reformasyondan sonra açılmalarına izin verildi. 14. yüzyıl dini resimlerinde ilk kez lanetlenme şişmanların salata ve yoğurda mahkum bir şekilde cehennemde dolaşmaları şeklinde betimlendi. İspanyollar özellikle çok zalimdi, engizisyon sırasında bir insan avokadoyu yengeç etiyle doldurduğu için idam edilebilirdi. Hiçbir filozof suç ve kilo problemini çözmeye yaklaşamadı, ta ki Descartes akıl düşünürken beden tıkınsın diye akılla bedeni ikiye ayırana dek. Felsefenin büyük sorusu hâlâ şu: Yaşam anlamsızsa şehriye çorbasıyla ilgili ne yapılabilir?..."
Devamı için tık tık

WOODY ALLEN
(Çeviri: Zeynep Aksoy)

Pazartesi, Mart 17, 2008

Virginia Wolf'u Anımsarken

"Fakat bir konuda, mutfakta Bayan Woolf un eline kimse su dökemezdi. şaşılacak bir maharette ekmek pişirirdi. Monks House' a geldiğim ilk gün, ekmek pişirmesini bilip bilmediğimi sormuştu bana. Kendi ailem için ara sıra pişirsem de bu konuda usta olmadığımı söylemiştim kendisine. Mutfağa gelip "Louie " demişti, " nasal yapılacağını size göstereceğim. Kendimiz yaparız hep ekmeğimizi. " Hazırlanışını gördüğümde ve Bayan Woolf 'daki titizliği, şaşkına dönmüştüm. Bana hamurun hazırlanışı, un ve maya miktarı, nasıl yoğrulacağıni gösterdi. Öğleye kadar yanıma üç-dört kez , hamuru yoğurmaya gelmişti. Ve nihayetinde evlerde pişirilen ekmekler gibi şekillendirilmiş ve doğru ısıda pişmişti. Fakat tam burada Bayan Woolf un hiç de pratik bir insan olmadigını belirtmem gerekiyor- dikiş dikemezdi mesela, örgüden anlamaz, araba kullanamazdıi-, fakat her defasında pratik gerektiren bu işin üstesinden gelmeyi biliyordu. Bayan Woolf gibi ekmek pişirmek haftalarimi aldi almasına ama, uzun uğraşlar sonucu, boynuzun kulağı geçtiğini söyleyebilirim.

Bir süre sonra Monks House'da değişik yemekler yemeye başlamıştım. Bay ve Bayan Woolf'un büyük miktarda yemek hazırlamamı sevmez, yine de iyi yaşayıp, iyi yemek yemesini bilirlerdi. Yaban etine bayılırlardı -iyi hazırlanmış soslarıyla kar tavuğuna ve sülüne. Pudingler hafif olmalıydı, çoğu zaman krem ve sufleydi zaten bunlar. Yemek konusunda yoğunlaşmaya başlamıştım. Bunun üzerine Bay Woolf, ilerlemişler için Brighton Technical College"de yemek kursuna katılmamı önerdi. Müthiş bir fikirdi bu. Bir yıllık kursu ayaralayansa Bayan Woolf olmuştu. Şevkle katılıyordum yemek kurslarına. Rodmell'den ner sabah saat on birde çıkar, akşam yemeğine hazırlamak ve yeni gösterilen tarifleri deneyebilmek için ikindi vakti dönerdim yine. Yıl sonuna doğru zor yemekleri pişirebiliyor, Monks House'a misafir gönderdiğimde iyi bir mönü aranje edebiliyordum. Bayan Woolf misafir ağırlamak için kendisini iyi hissediyorsa tabii."

Louie Mayer
(Almanca'dan Türkçeleştiren: Melike Öztürk)

Cumartesi, Mart 15, 2008


"Simon içeri girdi; gülüyordu. - Büyükbabayla tanıştın demek. Pek hoştur kendisi, çocukların eğlencesidir. Boğazına çok düşkündür. Her yemekte çatlayacak derecede yer. Kendi haline bıraksan, ne kadar çok yiyeceğini tahmin edemezsin. Neyse, birazdan göreceksin zaten. Tatlılara sanki onlar birer genç kızmış gibi bakar. Şimdiye kadar bundan daha gülünç bir şeye rastlamamışsındır, birazdan göreceksin.
...
O sırada bir çan çaldı. Akşam yemek vaktini haber vermek içindi bu. Aşağı indim.
...
Simon, ellerini ağzının iki yanında kavuşturarak, "Bu akşam yemekte sütlaç var" diye bağırdı ihtiyara doğru. Yaşlı adamın kırışık yüzü aydınlandı; söyleneni anladığını ve memnun olduğunu belli etmek için tepeden tırnağa iyice sarsıldı. Nihayet yemeğe başladık. Simon, bana dönerek, "Bak!" diye fısıldadı. Büyükbaba çorbayı sevmemişti; yemek istemiyordu ama sağlığı için gerekli olduğunu öne sürerek ona zorla yedirmeye uğraşıyorlardı. Uşak, çorbayla doldurduğu kaşığı zorla adamın ağzına sokuyor, yaşlı adam ise, canla başla karşı koyuyor ve ağına akıtılan çorbayı içmemek için masaya ve yanındakilerin üzerine püskürtüyordu. Çocuklar gülmekten kırılırken, babaları da "İhtiyar ne kadar komik, değil mi?" diye söyleniyordu. Bütün yemek boyunca yalnızca ihtiyarla meşgul oldular. Büyükbaba, masaya konan yemekleri bakışlarıyla yiyor, çılgınca salladığı elleriyle tabakları tutup kendisine çekmeye çalışıyordu. Yemekleri hemen hemen ihtiyarın ulaşabileceği uzaklığa koyuyorlar ve burnuna gelen yemek kokularının kışkırttığı ihtiyarın tabaklara doğru yaptığı titrek hamlelerini ve çılgınca hareketlerini seyrediyorlardı. İhtiyar, anlaşılmaz biçimde homurdanıyor ve salyası boynundaki peçeteye akıyordu. Bütün aile de, bu tuhaf ve tiksinti verici işkenceden zevk duyuyordu. Daha sonra, büyükbabanın tabağına biraz yemek kondu. Yaşlı adam, tabağına bir parça daha konması için önündekini büyük bir oburlukla silip süpürdü. Sütlaç getirildiği zaman ihtiyar çırpınmaya başladı. Sızıldanıp duruyordu. Gontran, büyükbabaya döndü ve "Bugün çok yediniz, size tatlı yok" diyerek, ona sütlaç verilmeyecekmiş gibi davrandılar. Yaşlı adam, bunun üzerine ağlamaya başladı; her tarafı titriyerek ağlarken, çocuklar katıla katıla gülüyorlardı. Nihayet, büyükbabanın payını da tabağına koydular. Adamcağız ilk lokmasını yutarken boğazından garip bir ses çıkardı ve çok büyük bir lokmayı yutan ördeklerinkini andıran bir boyun hareketi yaptı. Tabağındaki bitirince, biraz daha tatlı vermeleri için tepinmeye başladı. Büyükbabanın çektiği gülünç ve yürek parçalayıcı işkence karşısında dayanadım ve "Hadi, biraz daha tatlı verin ona" dedim. Simon, "Yoo, dostum, diyerek söze karıştı, bu yaşta fazla yerse, rahatsız olabilir". Sözümü geri aldım ve sustum. "Neredesin mantık, ahlâk ve sağduyu" diye geçirdim içimden. Sağlığını öne sürerek ihtiyarı o yaşta tadabileceği tek zevkten yoksun bırakıyorlardı. Ölgün ve titrek ihtiyar ne yapacaktı ki bundan sonra sağlığı? Sayılı günlerine karışıyorlardı onun. Kaç günü kalmıştı ki şunun şurasında? On, yirmi, elli ya da yüz günü mü? Neden böyle yapıyorlardı? Sağlığını korumak için mi, yoksa onun boğazına düşkünlüğünün ortaya çıkardığı sahneleri bütün ailenin biraz daha seyretmesini sağlamak için mi? Yaşlı adamın artık hayatta yapacağı başka hiçbir şey kalmamıştı ki. Onun için tek bir istek, tek bir sevinç kaynağı kalmıştı. Neden bu sevinç ona bütünüyle yaşatılmıyordu? Yemeğin ardından uzun bir süre kâğıt oynadıktan sonra yatmak için odama çıktım. Üzüntülü, çok üzüntülüydüm! Pencerenin önüne oturdum. Yakındaki bir ağaçtan gelen yumuşak, tatlı ve güzel kuş cıvıltılarından başka hiçbir şey duyulmuyordu dışarıda. Bu kuş, kuluçkaya yatmış dişisi için böyle yumuşak sesle gece boyu ötecekti. Bense, şu sırada çirkin karısının yanında horul horul uyuyan zavallı dostumun beş çocuğunu düşündüm... "
Guy de Maupassant -Bir Aile(3 Ağustos 1886)

Pazartesi, Şubat 18, 2008

"Teknede açılan bir hamur ona başarılan bir iş neşesi verir; ateşte, tavada kızaran ciğer, balık, patlıcan veya kabak ona bir musiki gibi gelir ve o, ateşte ağdalaşan aştan arada bir, parmağıyla, kaşığının ucuyla tadarak, yemeğin kıvamına geldiğini duydukça sevinir ve bunu ehemmiyetle haber verirdi. bu zamanlarda, eniştemizin yüzü, dişleri, kumral sakalı, parlak gözleri ve elinde tuttuğu kepçe veya kaşık, hep birlikte, aynı cilalanmış neşede, raflarda dizili kalaylanmış sahanlar gibi parıldardı. o, bu zamanlarda, kendini hayatının mühim bir anında ve yapmakta bulunduğu bir iyilik üzerinde duyardı. sanki, dilinden düşürmediği bir tabirle, "fisebilillah" bütün beşeriyet için yemek pişiriyor gibiydi. onu belki ırsi birtakım saikler fırınların önüne ateş kenarına, ocak başına çekiyor ve onun asıl dehası yemek pişirmek ve yanındakilere yedirmekte görünüyordu. o belki ahçı olmak için yaratılmıştı."

Abdulhak Şinası Hisar, Çamlıca'daki Eniştemiz, YKY, s:64
via
Endişeliperi

Salı, Şubat 12, 2008

Seferberlikte aç kalan Mevlüt ŞAHSUVAR dönüşünde şu şiiri yazar ;

Ben hastayım dermanımı söyleyim
Gamdan ezadıma derman ah olsa
Gurbetlik ayağıma duzak neyleyim
Gurbetlik affına ferman ah olsa.
Hak rahmet eylese resul şefaaat
Her zaman lazımdır buna itaat
Dünyaya geleli görmedim rahat
Ahir günümüze Kuran ah olsa.
İlaca başlayak baklava gelsin
Nihayette gurabiye bulunsun
Kabağın defterden ismi silinsin
Güzel ilaç biliyorsun ah olsa.
Kaz kızartmasını koyun siniye
Helva hıtap bide sütlaç hanila
Kaykanada lazım merhem etmeye
Güzel merhem düzüyorsun ah olsa
Bamya patlıcan dertliye derman
İçliköfte eyi oluyor heran
Söyleyin lahana sarmasına getirsin ferman
Gözel ferman yazıyorsun ah olsa.
Pirinç kebabına dökün kebabı
Güzel olur hizmetçinin şebabı
Üzüm hoşafıda eyi oluyo tabi
Karpuz kavun dahi şifa ah olsa.
Keşkekke göllendirseler yağı
Suböreği benim ciğerimin bağı
Kahve yemeklerin yüzünün ağı
Karnımın kadrini bilir ah olsa.
Olsaydı kuymaktan yeriz biz biraz
Çinko sahan ile bulunsa kiraz
Olsa geceliğe her çeşit çerez
Uykumuzu getirmese onlar ah olsa.
Rahatı lokum peynir şekeri
Başıma değeydi incir tekeri
Üzüm leblebi de bulunsun bari
Elma armut dahi şifa ah olsa
İçli hıtap olsa yeriz bir sokum
Tel tel helvasını unutma sakın
Kimse ödeyemez lokumun hakkın
Vücuduma rahat verir ah olsa.

Bir leğen pilav bir şimşir kaşık
Çir hoşafına da geleydi keşik
Kaynatma pancara ben oldum aşık
Ağrıtsın karnımı pancar ah olsa.
Bulunmadım diye çirliaş küsüyor
Pirzola kılıncın arşa asıyor
Nişe bestilini dişim kesiyor
Çekirdek çenetde şifa ah olsa.
Bestil kavurması gülden ileçer
Şeker ile kaymak gönlümden geçer
Nar şerbeti benim midemi açar
Zerdali şeftali şifa ah olsa.
Mevlüt Şahsuvar der biz gönülden geçirdi
Ayerdik biz dörtnala kaçardık
Gönülden bunlar herkez geçirdik
Kuru arpa ekmeği yersin ah olsa.

Cuma, Şubat 08, 2008

Mis gibi portoyla ada sucuğunun hazırlanışını sordu Colin :
Şöyle dedi Nicholas: "Bir sucuk alıp çığlıklarına aldırmadan derisini yüzün. Bu deriyi ne yapıp, yapıp dikkatle saklayın. Sucuğu ise kıyılmış ve oldukça sıcak tereyağında hızla öldürülmüş istakoz bacaklarıyla yoğurun. Hafif bir tencereye koyup buz üstüne düşürün. Ateşi açın ve bu açıklığa demlenmiş pirinç dilimlerini zevkli bir şekilde yerleştirin. Sucuktan acıklı bir ses gelince çabucak ateşten çekin. Ve çok iyi cins porto şarabı ile kaplayın. Platin bir kaşık alıp hırpalamadan karıştırın. Servis zamanı gelince bir çeyrek taze süt ve bir paket lityum oksit tuzunu birleştirip tülbentten geçirin. Garnitürünü pirinçle yapın, tabaklara dağıtın ve hiç ortalıklarda görünmeyin."

Boris Vian,Günlerin Köpüğü

Çarşamba, Şubat 06, 2008


.. "Hep," dedi açlık cambazı, "aç kalmama hayranlık duymanızı istedim." "Zaten hayranlık duyuyoruz," dedi müfettiş, onu rahatlatmak istercesine. "Ama hayranlık duymamalısınız," dedi açlık cambazı. "Eh, öyleyse duymuyoruz," dedi müfettiş, "niye duymamamız gerekiyor peki?" "Zaten aç kalmak zorunda olduğum için, elimden başka türlüsü gelmez," dedi açlık cambazı. "Şuna bakın," dedi müfettiş, "niçin elinden başka türlüsü gelmiyormuş?" "Çünkü," dedi açlık cambazı, küçücük başını biraz kaldırıp, öpmek için uzanmışa benzeyen dudaklarıyla, söyleyeceklerinin hiçbiri boşa gitmesin diye, tam müfettişin kulağının içine konuşarak, "çünkü tadı hoşuma gidecek yiyeceği bulamadım. Bulmuş olsaydım, inan bana, ortalığı yaygaraya vermez, sen ve herkes gibi tıka basa yerdim."
Franz Kafka, Açlık Cambazı

Pazar, Şubat 03, 2008

"İhtiyar otlarını kaynattı, şimdi tencerenin içindekini iki toprak çömleğe
boşaltıyor. Buruk bir tadı var: Ne tuhaf, Avcılar'ın yeraltı dehlizlerindeki
görünmez mağara adamının bıraktığının aynı. İçtiğimde, yine duyularım
keskinleşiyor, aynı zamanda hoş bir huzur kaplıyor içimi."

Juan Goytisolo, Kapadokya'da Gaudi'nin Peşinde, Yeryüzünde Bir Sürgün

Perşembe, Ocak 31, 2008

Yemek Kültürünün Bilimkurgudaki Temsilleri

Otostopçunun galaksi rehberine göre, belli başlı her galaktik uygarlığın tarihi üç ayrı ve fark edilebilir aşamadan geçme eğilimidedir. Bu aşamalar; Hayatta Kalma, Sorgulama ve İncelikli düşünmedir; bir başka deyişle Nasıl, Neden ve Nerede aşamaları olarak bilinirler. Örneğin ilk aşama, “Nasıl Yiyebiliriz?” sorusuyla, ikinci aşama “Neden Yiyoruz?” sorusuyla, üçüncü aşamaysa “Öğle Yemeğini Nerede Yiyelim?” sorusuyla tanımlanabilmektedir.

Otostopçunun Galaksi Rehberi / Evrenin Sonundaki Restoran-Douglas Adams
Bilimkurgu edebiyatı ve sineması, bugün ve burada var olmayan, gelecekte veya farklı türden bir şimdi ya da geçmişte vuku bulması muhtemel bir düzeni tasvir etme çabasındadır. Ne var ki bilimkurgu, aslında tam da içinden çıktığı toplumun halihazırdaki meselelerinin tartışıldığı, eleştirildiği ve yadırgatıldığı bir laboratuar işlevi görür.Yeme alışkanlıkları ve yemek kültürü de bilimkurgu eserlerinde tartışılan bir mevzu olarak sık sık karşımıza çıkar. Her ne kadar yemek kültürü veya yemeye dair bir unsur, bilimkurgu eserlerinin (en azından benim bildiklerim arasında) hiçbirinin ana temasını oluşturmasa da hemen her eser, yemek, sofra adabı, kıtlık-kuraklık, bolluk-bereket ve lüks tüketim, lokantaların işleyişi ve standartlaşma, yemek üzerinden kontrol ve denetim, genetik-biyolojik olarak belirlenmiş yemekler, gelecekte beslenme sorunlarının nasıl üstesinden gelineceği gibi konulara dair, aralara sıkıştırılmış ama aslında çok da ilginç birçok ayrıntı ile doludur. Dolayısıyla yemek yemek, bilimkurgunun ütopik yahut distopik birçok türünde bir karın doyurma hadisesinin ötesinde aslında gayet toplumsal, tarihsel, siyasi ve sosyolojik açılımlar sunar. Bundan dolayı yemek kültürünün bilimkurgudaki temsillerine yönelik bir araştırma, bu konu üzerine yapılmış birçok tarihsel ve antropolojik araştırma gibi de değerlendirilebilir. Öte yandan bilimkurgu, geleceğe yönelik olması dolayısıyla, tüm bunlara ilaveten ayrıca bir uyarı, bir eleştiri ve yadırgatma imkanı sunar.

Yazının geri kalanı için tık tık
Kaynak: Davetsiz misafir/K. Murat Güney

Salı, Ocak 29, 2008

Şiir ve Sinek


Oh, dedi Şükriye Hanım, ohh, kızım geliyor. Oh Allah'ım, hiç aklımda yoktu, taa yaz ortasını bulur artık, başka gelemez diyordum, oh ne iyi oldu, bayram seyranlar da bitti artık peş peşe, taş çatlasa mektebi koyup gelemez diyordum, geliyor işte, hey güzel Allah'ım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür oh, kızım geliyor.
"Kızım geliyor İsmayıl efendi, duydun mu geliyormuş işte. Bak böyle yazıyor, oku da bak, nah işte mektubu, oğlun da okuyuverdi zaten, inanmazsan ona sor, yahut sen sormayı falan boş ver de İsmayıl efendi, koşuver ne olursun, çabucak koş git, bir kilo köftelik kıyma yaptır bana, al işte para, yeter mi, yeter yeter, sen köftelik de de, ben bir ekşilisini yapayım kızıma güzelcene, pek sever, aman maydanoz, maydanozu unutma İsmayıl efendi, bir de dereotu İsmayıl efendi kuzum, ha unutma dereotu, kendi kendime olunca, cin başıma, işte görüyor musun, hiçbir şeyler almaz oldum, aldırmaz da oldum, ye ye, yalnızlık; ne yiyeceksin, geçende makarnayı da size veriverdim zaten, bitiremedim, böyle tamtakır kurubakır bir ev oldu benim ev işte, sen bir kilo da şöyle en kırmızısından domates al bana, haa bir kilo da patlıcan kuzum İsmayıl efendi, söyle o meymenetsiz zerzavatçıya, Şükriye Hanım kızına imambayıldı yapacakmış deyiver de toparlansın kazıkçı pis, yine çekirdekli acı patlıcanları sokuşturmasın benim gibi birine, deyip kış turfanıdır, sokaktan toplamıyoruz parayı, bol keseden yaşamıyoruz, bir emekli maaşı bizimkinden, kime yetsin, kızıma mı, bana mı ha, ah Güler'im ah, kimbilir ne özlemiştir benim yemeciklerimi, ah okumak. Okumak. İyi. Güzel. Güzel de, koş git İsmayılefendi, hadi gecikmeyelim, yesin. İşte canım okusun kızım, amaaan dilim seydiyor, koş..."
Okumak. İyi. Güzel. Her an yüreğim ağzımda lakin. Hiçbir dakka şöyle rahatça gözlerimi yumamaz oldum, uykular zehir zıkkım, koş İsmayıl olasıca, ne kaldı şurda akşama, gebertme işte geberesice. Hay kızım, şu mektubu daha bir önce atsaydın olmaz mıydı, yollarda mı gecikti nedir, postalar da bir alem zaten hesap etsene, tam geleceği gün öğreniyorum geleceğini, ondan sonra hadi bakalım iki ayağın bir pabuca, yağ yok, un yok, et yok, seğirt dur artık, yetişebilirsen yetiş, zaten otur otur, ağırlaştım, yalnızlıktan iş güç tutmaz oldum, ha deyince toparlanıp kalkamıyorum ki… Bir güzel sofra kurayım yavrucuğuma, evine geldiğini anlasın bari çocuğum. Oh çok şükür, sağ salim ya, aman ne yapayım, neyi ne kadar yetiştirirsem o kadar artık, sağ salim gelsin de, girsin şu kapıdan içeri hele, off bacaklarım, kemik kemik, iki saat çözülüp açılmaz artık, hadi Şükriye, hadi gayret, kımılda, hiç aklında var mıydı, kızın geliyor işte…
Anaların, diyor Şükriye Hanım'ın kızı Güler, anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında-uyanıklıklarında ölülerimizi görür oldular bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler çocuklar, en çok onları anlatmalı. Hep anlatmalıyız, okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşamüstü, oh çok şükür sağ salim geldi bugün de, diyemeyen, her günün her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her günün her akşamüstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları, onları anlatmalıyız. Şiirleri onlar üstüne, onlar için yazmalıyız çocuklar. Anaları çocuklar, insanları çocuklar, tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı, onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.
Güler, bir akşamüstü ana evine vardığı zaman da, son yazdığı şiirinin en güzel şiiri olduğunu düşünüyor: Arkadaşlarım da onayladılar zaten, en katı kafalımız Zehra bile, ben şiirimi okuyunca, yurtta, benim şiirimi dinledi dinledi de, kirpikleri çipildendi, gözüne inen yaş perdesini gizledi. Sesi bulandı da, "Sağol Güler"i bile çatallı çıktı, anlamaz mıyım? Anaları, anaları şiirlerimizde onları da anlatıp, onlara da okumalıyız şiirlerimizi. Her şeyin içinde kendilerini de düşündüğümüzü bilsinler, başkaları da bilsin bunu, güzel olsun ama şiirlerimiz, en güzeli olsun; en çok buna çabaladım. Bir kutu çikolata, bir şişe kolonya, ya da üç metre kumaş. Yok ama benim bir şiirim var. Güzel olmasına özenilmiş bir şiirim. Evi onunla donatacağım. Annemi.
Şimdi, daracık bir mutfakta annesinin kan-ter içinde ekşili köfteyi terbiyeleyişine, tez elden soğusun diye imambayıldıyı bir tepsi suyun içine oturtuşuna bakıyor, onun açıklamalarını -savunularını- dinliyor Güler: "Tabii kızım, tabii, geciktim, buzdolabına da sıcak sıcak konulmaz ki, daha doğru dürüst kullanamadan bozuluverir, paltonu bile yaptıramadan biz, buna sıvanmıştık, yazık değil mi?"
Salatanın maydonozunu, dereotunu ince ince kıyıyor Şükriye Hanım, hiç olmadık bir sabırla, özene bezene, sızıldanarak bir yandan: Ah bak, sen gelmeden her bir şeyleri hazır edeyim dedim, yetişemedim, kaplumbağa gidişli İsmayıl efendiyle ne olacak zaten, olacağı bu. Elim mi ağırlaştı benim de, yapmaya yapmaya unuttum mu yapmasını? "Güler kızım, su zeytinyağı şişesini uzat hele." Yoksa belki heyecandandır, elim ayağıma dolanıyor, ay bak şişeyi kaydırıyordum nerdeyse, ilahi Şükriye karısı e mi, senden ne et olur, ne ocak, derlensene, işte kızın tam bir hafta seninle, tam bir hafta dizinin dibinde. "Bir hafta demiştin, değil mi Güler, mektebi kapamalarıyla?" Acaba bir kilo daha patlıcan alsak mı? Camları silsek mi?
Güler patlıcandan, camlardan habersiz, annesinin beş günü bir hafta yapıvermesine sevecenlikle gülümsüyor: Arayı şiirle kapatırım. Şiir unutturur ona bir hafta değil, beş gün kalacağımı, şiir onu sevindirir.
"Anne, bu kadar inceleme canım, hadi oldu, yeter, oturalım şöyle başbaşa, sana ben…"
"Ah" diyor Şükriye Hanım büyük bir çığlıkla, "Ah, acıktın tabii!" Güler, kızım, işte yine iğne iplik, avurtları iyice çökmüş, yurtlarda öyle, hısım akraba evlerinde kim bakacak ona tabii, kimse bakmaz, kim kımıldayacak onun için, kendi de bakmaz kendine zaten, nasıl baksın, yollayabildiğim para belli, benim durumum belli, o koca şehirde nasıl olur insan, nasıl doyunur? "Al, atıver ağzına sıcacık bir börek hadi, şimdi otururuz, sofraya ekmek koyduk mu biz?"
"Geldiğimden beri koşturuyorsun anne, ekmeği koydum" diyor Güler: Sesim hırçın cıktı, acıktığıma veriyor, mideme. Daha kapıdan girince ilk işim şiirimi okumak olsun anneme, şiirini onun, demiştim. Hadi çay, diye tutturdu, mutfağa seğirtti. Hadi limonata, diye tutturdu, mutfağa seğirtti, akan musluğu anlattı. Elimden gelmiyor, tamirciler ateş pahası, ya bir de buzdolabı bozulursa ne yaparım, diyor. On dakika, henüz bozulmamış bir buzdolabı için hayıflanip durdu: "Ya ölürsem ne olursun?" diyor. Kimin öleceği önden sırayla belli mi, artık sırası sekisi mi kaldi işin? Her şey durulsun, dinsin; şiir okuyayım ona, diyorum. Artık böyle olunca, dursun. Yemekten sonra. O zaman okurum.
"Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım."
Öyle ya, artık tamam. Artık tam sırası. Evi dip köşe temizledik. Annemin baş edemediği camları, kapıları sildim. Sürünüp giremediği yatak altlarının tozunu. Musluklar ovuldu. Yeniden yemekler pişti. Çürük sebzeler ayıklandı. Yerlerine yenilerini taşıdık. Üçüncü gün banyo sobası yakıldı. Kendimiz de temizlendik. Akşamın altısı oldu. Çayını demledim. Geciktik. Eline yününü aldı. Şimdi içi enikonu rahat artık. Evin her yanı yeni ovulmuş pirinç kaplar gibi pırıl pırıl. Su kapları dolu. Gaz tüpleri dolu. Artık kafasının takılıp kalacağı tek nokta yok. Ben de dişimi sıktım, iyi sıktım. Sabırla bu saati bekledim, üç gün önce kapıdan girince ben, gözü şöyle bir elime kaymadı mı, yarım kilocuk kaymaklı lokum getirdi mi acaba diye? Ona elim boş, büsbütün armağansız gelmediğimi anlayacak şimdi. Gerçekten ben belki günlerce hep bu an'a hazırlandım. Şu an'ın annemi için çalıştım. Şiirini geceler boyu ince bir nakış işler gibi, ona güzel bir hırka örer gibi işleyip ördüm, maydonozu, dereotunu pul pul kıyar gibi. Ben için için hep dedim ki, analara, analara, şiirler en çok onların uykusuz, tedirgin gecelerine, doğranmış yüreciklerine. Zaman benim yalnız annemi, yapayalnız yüklenilmiş tedirginliklerinden çıkarmama izin vermiyor olur mu? Onlara, onlara… Durma ovulmuş, parlatılmış eski bakır taslarına bir demet çiçek koymalıyız.
O zamandı. Üçüncü günüm. Şiirini, -şiirimi- çantamdan çıkardım. Tam başlıyordum: Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım. İçerde ve içimde şiirimi yeniden gözden geçiriyordum. İyi ki ilk gece ya da dün sabah, gaz tüpünü değiştirmeye koştururken o beni, aceleye getirmemişim, -musluğu İngiliz anahtarıyla gevşettim, kenevir sarıp sıkıştırdım, su sızması durdu- iyi ki o su, cız cız akarken okumamışım, iyi ki bu zamanı beklemişim, diyordum. Öyle. Güzel bir şiir bu. Musluğa keneviri sararken biliyorum, güzeli. İnsanların tarih boyu tek taşını, tek özverisini atlamamış, onların dolanık günlerine ufacık ufacık tığlarıyla karşı koyuşlarını atlamamış bir şiir. Güzel örülmüş, dört kıyısına da iğne oyalarından bir sıra biber çiçeği dikilmiş. Artık zamanı. Okuyacağım onu. İşte annem, oturmuş, yünü elinde, dingin. Benim de elim cebimde, kendi üstüne katlanmış bir kâğıtta; yanına gidiyorum. Açacağım, kendi üstüne katlanmış…
"Acaba dolaptaki imambayıldıyı da versek mi İsmayıl efendiye?"
Durduğum yerde durup kaldım. Elim cebimdeki, kendi üstüne katlanmış kâğıtta, kâğıttan birkaç milim uzaklaşmış olarak. Şiir benden kaçıyor. Hemen kavradım kâğıdı, cebimden çıkarıverdim. İşte şiir elimde. Görür görmez imambayıldıyı unutur sanıyorum.
"O kalan yemeklerle birlikte imambayıldıyı da verelim. Yemedin. Bari onlar yesinler. Üç gündür dolapta durup duruyor. Boşuna yer işgal ediyor."
Kalan yemekler, İsmayil efendiler, dolapta yer tutan imambayıldı zihnini kurcalayıp duracak. Şiirini iyice bir dinleyemeyecek. Şiir şiirsiz kalacak. En iyisi bunu da bitirmeli.
"Çok istiyorsan götürüp vereyim. İsmayil efendi kapının önünde oturup duruyor."
"İyi olurdu ya, yorulacaksın. Çağır gelsin, yorulma."
Yoruldum, doğru. Ama kendi de bitti. Boyna didindik. Şiir? Henüz yok. Çay demleniyor. Annemin bir tepsiye dizdiği yemeklerle imambayıldıyı asagi indirdim. İsmail efendiye verip döndüm. Yukarı, annemin yanına çıkıyorum. Şiirimden. Yok. Cayma. Şiiri duyunca anlar, sevinir. Hele kendisi için yazılmış olduğunu öğrenince.
"Çay koyayım mı?"
"Koy ya. Oturup içelim. Bir oh diyelim."
Üç gündür yanındayım, hep bu an'ı bekledim.
Böyle dedim ya, sanırım duymadı.
"Çay güzel demlenmiş" dedi, çay bardağını ona uzatırken ben. "Kendine koymadın mı?"
"Koydum. Getiriyorum."
Çayımı alıp karşısına oturdum. Az önce, imambayıldı nedeniyle yeniden cebime,-içeri- tıkıştırdığım şiirim var ya, şiiri, yani, orada bumburuşuk duruyor. Çıkarıp hışırtıyla düzleyeceğim. Artık okuyacağım. Pencereden üstümüze güzel bir akşam alacası süzülüyor. Şiirin duvarını, desteğini kurmaya hazır.
"Kuru kuru içme Güler, biraz bir şey ye kızım, bak orda pandispanya var" diyor. İspanya düşüyor aklıma. Kartpostallar, turizm acentalarının duvarları. İspanya. Annemin elinde plastik bir sinek öldüreceği, şıp diye sedirin kıyısına vuruyor o zaman.
"Nerden çıktı bu? Onca da dikkat ediyorum. Eve sinek sokmamaya çalışıyorum, bu saatte bile çekilip gitmiyorlar baksana."
Ah, İspanya! Gitmeli. Batması uzun süren güneşler. –İnsanları böyle uzun süre yalnız bırakmamalı. Sanki bile isteye kaçıyoruz onlardan, sonra da avuçlarımızda şiirlerle geliyoruz, titizliği ondan arttı, öyle olmasaydı, sana bir şiir okuyacağım anne, dediğim sıra alt kata verilecek imambayıldıdan söz etmez, tek bir kara sinek peşine düşmezdi.- Belki ne dediğimi anlamadı annem. Gözlerini de, plastik sinek öldüreceğini de tümüyle karasinek peşine takması ondandır.
"Uzat bakayım ayaklarını şöyle. Bir de sigara yak. Sana anne, tamam mı, senin için yazdığım bir şiiri okuyacağım şimdi."
Öyle ya, bu da var: Okuyacağım şiirin herhangi bir kimsenin, herhangi bir kimseye herhangi bir şiiri olduğunu sanmasın. Bizim şiirimiz bu.
Yüzünde uçuk bir pembelik. Batan gün, akşamın külrengine erguvan tozlarını serpiyor.
"Benim için öyle mi?"
Sevindi. Pembelik. Ellerim çok kıpırtılı. Şimdi ona sunuyorum işte, lüks lambasının gömleğini dağıtmadan, toz etmeden, işte başlıyorum.
"Bu masa oraya yakışmadı. Yarın duvarın dibine çekelim mi? Oda daha genişler hem."
Doğru. Oda çok dar. İspanya'yı geriletip pandispanyadan alıyorum bir lokma. İçimi bastırsın. Şurama saplanan bir kurşun parçasını, şu lanet kılçığı içerlerime itsin.
"Simdi çekeyim istersen?"
"Yok, yok. Sen yemeğin altını söndür de, onu yarın çekeriz. Ocağı söndür, yahninin altı tutmasın, canım et, ağız tadıyla ye bari…"
Ocağı söndürdüm. Çayı bitmiş. Yenisini koymak istedim.
"Şiir okuyacaktın ya, çayın acelesi yok" diyor.
Şiir yere düşmüs, biber çiçeklerinin birazı solmuş, artık çok kötü olacak okumam, biliyorum. Yine de en büyük özlemim, dileğim kaç yerinden dilim dilim bölünmemiş, gün batmamış, odada yalnız daha koyu bir külrengilik kalmamış gibi –İspanya'mı anlamasın- geri oturuyorum karşısına. Şiiri yerden kucağıma taşıyorum, biraz sırtım ağrıyor, ya da bir yerim, ama başlıyorum. Annemin elinde plastik şiir öldüreceği. Gözü bir yastığın üstünde. Bekliyorum. Sinek öldüreceğini yastıktaki sineğe nişan almıştı çünkü: Kızıma konma!
Bekliyorum. Plastik şeyi pat diye vurdu sonra yastığa.
"Hay Allah!" dedi.
Yine kaçırdı sineği.
Sonra işte, bir süre bekledik. Yaaa çocuklar, uzun süre bekledik.
Ah, diyor Şükriye Hanım, ah İsmayıl efendi, apar topar kalkıp gitti, bir hafta dedi, üç günde gitti, mektebi açılıverdi, ne var açılıvermeseydi, artık İsmayıl efendi, yeniden bekle de bekle, şurada yatarken, üç gün, geceleri bir uyanıyordum, şuramda bir rahatlık duyuyordum, hayırdır inşallah ne oldu, birden bakıyordum İsmayıl efendi, tabii ya, kızım yanımda, şimdi yine say dakkaları, say, sabah olmaz, gördün ya çöpe dönmüş, biraz toparlansın dedim, yedirdim içirdim çok şükür, lakin şu karasineklere de bir çare bulmalıyız İsmayıl efendi, rahatsızlık veriyorlar, getirdiğin domateslerin ise yarısı çürük çıktı inan, söyle o pis zerzevatçıya, burnumuzun dibinde karasineklerini çekiyoruz bir de, olmaz böyle İsmayıl efendi, olmaz! Ah sahi! Bak, tüh! Bir şey mi unuttuk biz? İçim öyle diyor.

Adalet Ağaoğlu

Pazar, Ocak 27, 2008

Lynn Bianchi Photography

"We celebrate and ritualize, our sensuality and humanity around a meal at the table. Yet, we seem unable to accept those bodies which show the excessive effects of such pleasure."

Lynn Bianchi'nin fotoğraf çalışmaları Amerika'da pek çok müzede sergileniyor


Az rastlanır menüler

Hayatı boyunca 3500'den fazla menü biriktiren Oscar Tschirky'nin (1866-1943) menü kolleksiyonu ölümünden sonra Cornell üniversitesi kütüphanesine bağışlanmış. Diğer örnekler için tık tık



Cornell University Library-Rare Menu Collection

Cuma, Ocak 25, 2008

BÖREKÇİDE


Cenab-ı Hak gani gani rahmet eylesin; peder hamur işini pek severdi. O kadar severdi ki gün geçirmezdi; gözlemesinden tut da külbohçası, altüst böreği, su böreği, fincan böreği, lalanga, yassı kadayıf, tel kadayıf, piruhi, tatar böreği, yufka pilavı, hamur çorbası, saray lokması, mantı, baklava, ekmek kadayıfı, şekerpare, sarığı burma, tulumba, hurma yer; Tanrı'nın günü yaptırırdı. Mübaret yerdi de bir kere bismillah deyip de çorbadan girişti mi et, dolma, sebze, zeytinyağlı, sağ yağlı, paça, tatlı, tuzlu, pilav demez, hoşafta kaşığı temizlerdi. Yemekten sonra çubuğunu yakar, sade kahvesini içerdi.Hiç unutmam, böyle bir kış mevsimiydi. Kar yağmış. Bahçe üstünde asma odadayız. Ortada lenger mangal tepeleme dolu. Kahve ibriği kenarında. Annem de öksürük olmuş, ılhamur kaynatıyordu.Peder de yeni Trabzon mektupçusu olmuş. Ya gitti, ya gidecekti. Malum ya! Eski adamlar biraz titiz olurlardı. Meğer aşçı mutfağı temiz mi tutuyor, yoksa alabildiğine mi gidiyor diye kurmuş. Rahmetli "tekerlekleri çevir" diye işaret etti. Çevirdim. Çubuğu elde fırladı. Yetmişbeş seksen vardı ama yine dimdik yürürdü. Eski satranç yünlü takke başında, bir karış tüylü kürk sırtında, yırtmaçlı Üsküdar alacısı üstünde, belinde şal... "Nereye" diye kim soracak? Kimin haddi?... Az öksürdü. Sofradan işittik. Biraz sonra bizim Arap geldi: "Büyük bey aşağı iniyor." dedi.Beş dakika, on dakika, yarım saat, bir saat, bir buçuk saat bekledik gelmedi. Bana da merak oldu. Odadan da sıkıldım. Yavaş yavaş indim. Kulak verdim ki aşçı ile konuşuyor: "Senin nene lazım, bir daha çevir!" diyor. Ne olsa beğenirsin??...Mutfağa inmiş, bakmış aşçı hamur açıyor. Tahtanın başında beklemiş. Bol maydanozla, peynirle tepsiye koydurmuş. Tam bir tarafı iyice kızarıp aşçı çevirdi mi o katı aldırıp çatır çatır yiyor, bir daha çevirtiyor. "Çevir Mehmet, kopar Mehmet!" diye böreği bir hale getirmiş ki, harcını tutacak ancak bir iki yaprağı kalmıştı... Beni görünce gülümsedi: "Tam zamanında yetiştin, gel bakayım karşıma geç!" diyerek tepsiyi hamur tahtasının üstüne koydurttu: "Oğlum senin börek dediğin mutfakta yenir. Babam da öyle yapardı." dedi.İşte o zaman, bu zaman, benim de canım börek istedi mi evde isem mutfakta, sokakta isem dükkanda yerim... Fakat siz hiç yemiyorsunuz, buyurunuz a!... Çarşı börekleri soğumaya hiç gelmez.

Ahmet Rasim

Memleket hasreti


...

Halam sağ olsa da, sesim duysaydı
Ceplerime köftür, iğde koysaydı
(Şunda yi) diyerek alma soysaydı
Cevizi de dişle kırmak istiyom.

Bir de gitsem teyzem beni görseydi
İçi çökelikli dürüm dürseydi
Hele azıcık da sızgıt verseydi
O an pirzolayı yermek istiyom.

Dayım gilden acık köğtür aldırsam
Emmim gilden armıt kak'ı buldursam
Ceblerime şak leblebi doldursam
Töhmeleyip, uşgur kırmak istiyom.

Söğürmelik bir et çıksa satırdan
Höşmerimle mantı gitmez hatırdan
Kuşluk leyin hedik gelse tandırdan
Çölmeğin içine girmek istiyom.

Bir hağbe kemeyi yüklesem sırta
Çıksam bir alamaç yapacak sırta
Beş göğ suvan, üç kaynamış yımırta
Yufka ekmeğinen dürmek istiyom.

Bunları her daim arzular özüm
Memleket mahsulü vücuda lüzum
Tokaloğlu kaysı, dirani üzüm
Tek, yemeyim, şöyle dermek istiyom.

Bir düğün olsa da bir kayın gitsek
Dokuz butlu tavuk lafını etsek
Dam pilavı, gelse yesek tüketsek
Davullu zurnalı dernek istiyom.
...

Bağ bozumu üzüm haftına batsak
Bekmez kazanına ayvalar atsak
Boranıynan damla şiresi datsak
Arı soksa, çamır sürmek istiyom.

Üç arkadaş şöyle bir bahça bulsak
Çalpıdan atlayıp, bir üzüm yolsak
Sağbısı dutsa da, bir rezil olsak
O datlı günlere ermek istiyom.

Kırşehir’li halk ozanı Şemsi Yatsıman (1923-1994)

Çarşamba, Ocak 23, 2008

HARDALNAME


Ne budala şeymişim meğer,
Senelerden beri anlamamışım
Hardalın cemiyet hayatındaki mevkiini.
«Hardalsız yaşanamaz.»

Bunu Âbidin de söylüyordu geçende.
Daha büyük hakikatlere
Ermiş olanlara.

Biliyorum, lâzım değil ama hardal
Allah kimseyi hardaldan etmesin.
Orhan Veli Kanık

Alice Statler Kütüphanesi San francisco menüleri kolleksiyonu için tık tık
Bugün çöl Arapları arasında yaşamakta olan bazı âdetler, bir arada yemek yemenin oluşturduğu bağlayıcı gücün dinsel bir etmen olmadığını, ama bu yemekten sonra oluşan karşılıklı borçların yeme ediminin sonucu olduğunu kanıtlar. Bir Bedeviyle birlikte bir lokma yiyen ya da sütünden bir yudum içen bir kimsenin artık ondan bir düşman olarak korkmasına gerek yoktur, onun koruma ve yardımına her zaman güvenebilir. Birlikte yenen yemek bedende kaldığı kabul olunmakla birlikte, bu sonsuza kadar süremez. İşte bunların anladıkları birlik bağı düşüncesi bu kadar gerçekçidir; güçlenmesi ve sürmesi için yinelenmesi gerekir.

Fakat ortaklaşa yeme ve içmeye yüklenen bu bağlayıcı güç nereden çıkıyor? En ilkel toplumlarda tek koşulsuz ve sürekli olan bağ, akrabalık bağıdır. Bir topluluğun bireyleri her zaman birbirinin yanında ve birbirine bağlıdır. Akrabalar, yaşamları ortak bir yaşamın ayrı ayrı parçası sayılabilecek derecede birbirlerine maddi olarak bağlı sayılan bir insan öbeğidir. Bu akrabalardan bir birey öldürülürse, oymağın kanı akmıştır demezler, kanımız akmıştır derler. Oymak ilişkisini anlatan İbrani sözü şudur: "Sen benim bel kemiğim ve etimsin". Öyleyse akrabalık ortak bir özde birleşme anlamına gelir. Akrabalık yalnızca bizi doğuran ve sütüyle besleyen annemizin özünün bir parçası olmamızdan ileri gelmez, sonraları yenen ve vücudu yenileştiren besin aracılığıyla da akraba olunur ve bu akrabalık güçlendirilir: Bir kimse diğer bir kimsenin tanrısıyla birlikte yemek yerse, onun da kendisinin özünden olduğu söylenir; onun için yabancı sayılan bir kimseyle birlikte asla yemek yenmez."

Sigmund Freud - Totem ve tabu
Resim: Andre von Morisse, "Pink Freud"

Perşembe, Ocak 17, 2008

ÇİLİNGİR SOFRASI


Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, uç.

Adalet, musavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.


Metin Eloğlu
(İlhami Soysal, Türk Şiiri Antolojisi'nden)